Ana içeriğe atla

Dünlük 69: Zalım Diye Biri


20.Ocak.18
Ankara Sanat Tiyatrosu’nda “Bir Valize Ne Sığar Ki” oyununu izledik. Yeşim Dorman yazmış, yönetmiş, önemli bir karakteri de canlandırmış. Oyunun sonunda alkış hiyerarşisi uygulamayıp bütün oyuncuların aynı anda yanyana dizilmiş şekilde biz seyircilerin karşısına çıkmasına da şapkamı çıkarıyorum.
Şimdi şapkamızı başımıza geri takalım ki akıl tasımız uçup gitmesin yok yere. Çünkü aslında “ağar” konulara el atacağız.

Efendim, oyun 1923 Nüfus Mübadelesi’ni konu alıyor desek, yalan yanlış konuşmuş olmayız. Nazi tehdidi altındaki Avrupa’da, Yunanistan adlı ülkenin Pire kentindeki bir tavernadır mekanımız. Hepsi de Anadolu’dan zorla göç ettirilmiş Anadolu Rumlarıdır oyunun karakterleri: Rembetiko, yoksulluk, vatan hasreti, Yunanistan’a geldiklerinde “Türk piçleri” diye dışlanmışlık…
Vaktiniz varsa gidip izleyiniz. Canlı, dinamik bir kurguyla 20. yüzyılın en acı olaylarından birinin, masabaşında böyük adamların verdiği “mantıklı” ve “yasal” kararların bireyler üzerindeki etkilerini göreceksiniz (ya da hatırlayacaksınız).

Hamiş: Akif Kurtuluş, Romantik Korno kitabındaki "Yassu Takis Binis" adlı denemesinde, Costas Ferris'in Rembetiko filminden de bahseder, sanki Valiz oyunun karakterlerini çiziyordur: İzmir'in tekkelerini Pire'nin tavernalarına taşıyan, yüzyıllardır yaşadıkları yerlerden kovulan, ama vardıkları yer de yurdu olamamış, ya da yurdunda da "yaban" olan bu insanların...
23.Ocak.18
Yer: Dost Kitapevi, Kızılay, Ankara
Akşamüstü işten çıkıp Dost’un önündeki yerimi aldım. Eski bir dostumla buluşacaktık, onu nerede bekleyecektim, elbette “Dost’un önünde”. Eskiden GİMA’nın önünde de buluşurduk, bir süre daha “Eski Gima’nın” önünde buluşuldu sanıyorum ama şimdi bir tek DOST kaldı elimizde. Neyse, hava çok soğuk olunca içeri kıvrıldım, birkaç kitaba göz atıyordum…
Kişiler: 20’li yaşlarının başlarında birkaç genç insan
Yeni çıkanlara bakınıyordum, Doris Lessing’in yeni bir kitabını basmışlar, onu karıştırıyordum, birkaç dizgi hatası gördüm, canım sıkıldı. Derken “kişiler” geldiler. Hemen yanımdalar. Biri şöyle dedi: “Ohoo, yarısı boş bu sayfaların.” Sonra o bıraktı diğeri aldı ve hepsi de aynı sihirli cümleyi söylediler: “Ohooo, yarısı boş bu sayfaların.” Sonra da gittiler. Baktım, bahsettikleri kitap, şarkıcı Sıla’nın şiir kitabıymış. Sayfaların boş olmasına bir şey demeyeceğim elbette, kağıt satıcısı değilim ki. Nedir, dolu kısımların “boşluğu” hakkında… Yok, ona da bir şey demeyeceğim. Kitabın, yalan olmasın, 25. baskısıydı. Ne diyelim: Hayırlı işler olsun tüm tüccarlara, bol kazançlar olsun.

• • •
Şiir deyince, yeni okudum daha, aklıma düştü. Ece Ayhan “Sivil Denemeler Kara” kitabındaki “Şairlerle Fotoğraf Çektirmek” (1970) yazısında bakın ne diyor: “Şairlere ödüller verileceğini duyunca, şunları düşündüm: Demek yasalar da yetmemiş, ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor. (…) Tarihten, kendi tarihimizden biliriz ki, kardeşlerini az önce boğmuş bir padişahın bile elinde uzak ve kokusuz bir gülle yaptırdığı minyatürleri, çağdaş padişahların ise basına dağıtılmak üzre çocuklarla çektirdikleri birçok fotoğraf vardır. Şimdi çocuklar ve güller dahi yüz vermedikleri için olsa gerektir, müesses ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor. Bunun böyle olduğu aydındır.”

25.Ocak.18
Meltem Gürle bir yazısında Seyrek Yağmur’un Ritsos’un Dikkatli Ariostos’u ile akrabalığını ortaya koyuyordu, her zamanki gibi zarif bir biçimde. Ariostos’u henüz okumadığım için bir şey diyemem ama Seyrek Yağmur’un Rıfat’ının Cortazar’ın Lucas’ına çok benzediği kesin. Bakınız Rıfat Diye Biri adlı bölümde ne yazmış Barış Bıçakçı: “Kitapçıda müşteri beklerken onun Lucas Diye Biri kitabını hep elinin altında bulunduruyor. Bir gün bir yazarın çıkıp Rıfat Diye Biri isminde bir kitap yazacağını hayal ediyor. Rıfat’ın yaşadığı hayatı, düşüncelerini, takıntılarını, tuhaflıklarını, zaaflarını ve elbette iyi yanlarını olağan ile olağandışını, gerçek ile düşü birbirine karıştırarak anlatacak bir kitap. Ama, diye düşünüyor, Latin Amerika’nın edebiyat ile günlük hayat arasındaki sınırları kaldıran o büyülü havası bu ülkede yok. Köklü geçmişin mayası yok. Direnişin masalsı ruhu yok. Hayatın hem içe hem dışa doğru açılan kapıları burada yok. Burada vasat bir cetvel ile çizilmiş sınırlar var. Burada Lucas olamazsın, ancak iriyarı ve sıkıcılık derecesinde gerçek bir Rıfat olursun.”
Bu bölümün devamında, yazar, Rıfat’ı ve biz okurlarını şaşırtır. Çünkü bu topraklarda olmadığından yakındığı direnişin masalsı ruhu Rıfat’ın kitapçı dükkanına uğrar.
Devamını ben anlatmayayım, Tufan Taştan’ın yönetmenliğini yaptığı, “Söz Uçar” adlı kısa filmden izleyin siz. Buradan.

Lucas’a dönelim. (Lucas’ı, biraz da Calvino’nun Marcovaldo’suna benzettim doğrusu ama teknik bir bilgi değil bir okur sezgisi bu sadece.) Lucas bir gün yoldaşlarıyla parti toplantısında buluşur ve tartışır. “Lucas, partizanca tartışmaları” bölümünde geçen bu tartışmada, edebiyatçı olmayan yoldaşları Lucas’a “okurların çoğunun anlamadığı mesaj ve içerik sorununu” sorarlar. Daha anlaşılır, daha yalın ve “en yüksek algılama düzeyinde” yazmanın, fildişi kulesinde yaşamıyorsa eğer, bir yazarın görevi olduğu hatırlatılır Lucas’a. Bizim Lucas, yavaş yavaş artan bir tempoyla anlatır anlatmasına ama sonunda usanır ve bir anlaşma önerir edebiyatçı olmayan yoldaşlarına: “Sizler ve bizler gelecek kuşaklarla kuracağımız iletişimin en yüksek düzeyde olmasını sağlamak için aynı anda en aşırı fetihlerimizden vazgeçelim. Eğer biz en baş döndürücü ve ender düzeydeki yazınsal yaratıcılıktan vazgeçersek, sizler de bilimin ve teknolojinin aynı biçimde baş döndürücü ve ender yönlerinden, örneğin bilgisayarlardan ve reaktörlü uçaklardan vazgeçeceksiniz. Madem ki bize şiirsel ilerlemeyi yasaklıyorsunuz, nasıl oluyor da sizler rahat rahat bilimsel gelişmelerin keyfini çıkartıyorsunuz?”
Aslında burada, dili (edebiyatı) salt bir araç olarak gören ekol ile edebiyatı, Lucas’ın demesiyle “araçtan öte bir şey” olarak gören ekolün çarpışmasını okuruz. Sonunda ne olur? Tatlıya bağlanır. Lucas’ın “oybirliğiyle pencereden aşağı atılmasını” önerir bir arkadaş. Lucas, böyle durumlarda hızır gibi yetişen birasını yakalarken “olumsuz oy kullanıyorum” der. End of the chapter!
26.Ocak.18
Ursula K. Le Guin gitmiş. Biyolojik yaşamı sona ermiş. Toprağı bol olsun. Emek Erez’in Gazete Duvar’daki “Kim diyebilir ki Ursula K. Le Guin öldü” başlıklı yazısından bir alıntıyla biz de buradan uğurlayalım Ursula ablamızı: Le Guin’in, bir diğer kitabı, “Rüyanın Öte Yakası”  yazarın fantastik edebiyat alanındaki önemli metinlerinden olmasının yanı sıra taocu anarşizan izler taşır, doğa ve insanın bütünlüğüne vurgu yapar. Bunun yanı sıra kitap benim fikrimce, dünyanın doğasına müdahale ederek, dönüştürerek onu bir deney alanına çeviren bilime de karakterleri üzerinden derin bir eleştiri getirir. Bir yanda dünyayı bilim ve teknoloji ile değiştirmeye çalışan, rüyalara müdahale eden Doktor Harber, diğer yanda rüyalarıyla farkında olmadan dünyayı değiştiren Orr, bize bu anlamda çok şey anlatır. Le Guin’in anarşizmi bir dönemle veya düşünceyle sınırlanamaz yazar, her konuda olduğu gibi  bana kalırsa bu alanda da tekil bir düşünceye hapsetmemiştir kendisini. Onun metinlerinde bir yandan on dokuzuncu yüzyılın siyasi ortamında doğan modern anarşizmin devlete ve sermayeye yönelen kesinlikli eleştirisini görürken, diğer yandan yirmi birinci yüzyılın farklı fikirleri ile yorumlanan anarşizmi görebiliriz.
İsteyen, birkaç yıl önce çevirdiğim ödül konuşmasına da bakabilir Le Guin’in (buradan yakabilirsiniz), şöyle diyordu orada: "Kitaplar, bildiğiniz gibi, yalnızca ticari ürünler değildir. Kar amacı, çoğu zaman sanatın amaçlarıyla çelişir. Kapitalizmde yaşıyoruz. Kapitalizmin gücünden kaçmak imkansız görünüyor. Kralların kutsal yetkileri için de böyle düşünülürdü. Her türlü insan gücüne direnilebilir ve insanlar tarafından değiştirilebilir. Direniş ve değişim çoğu zaman sanatta başlar ve çoğu zaman da bizim sanatımızda başlar, sözcüklerin sanatında."

Uğurlar olsun Ursula!
• • •
Salâh Bey Sözlüğü (9) : hallo cello
Salâh Birsel’de sık rastlanan “yöresel sözcükleri devşirme” çabasının bir ürünüyle karşı karşıyayız. Yanlışsam düzeltin, Adana yöresinde kullanılan hello cello deyimini yazı diline taşımış Salâh Bey. Nedir, ne hikmetse, yine değiştirerek “hallo cello” olarak kullanmış. Efendim, Hz. Google’a (ve internet sözlüklerine) iman edecek olursak “tırıvırı, görgüsüz, cahil, sıradan, bayağı” gibi anlamlara gelir imiş. İşte bu da, 20 Aralık 1991 tarihli günlüğünde hallo cello’yu Salâh Bey’in nasıl kullandığıdır: “Kimi hallo cello takımı, kimi şarap renkli mırmırlar sağlam dizelere, dört başı bayındır şiirlere formalist yani biçimci damgasıyla çamur atmak istiyor. Bencesi, biçimcilikle suçlanan estepetalar, külüstür ve de yularkastı ürünlerdir. Biçime tutunayım, Cim Londos kasları takınayım derken Kürkçüoğlu macunu, yani bir işe yaramıyan macun olup çıkıvermişlerdir. Bunlara Eflatun’un sarhoşlara, küplülere verdiği öğüdü uzatmak gerekir: Aynada kendi suratlarınıza bakın.” (Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu, Remzi Kitap, sayfa 107)
• • •
Enver Ercan da gitti. İlk kitabım Eksik Yıl’ı o basmıştı Komşu Yayınları’ndan. Hiç yüz yüze gelmedik ama o dönemde bir iletişimimiz olmuştu. Yıllarca Varlık dergisini yönetti, Yasakmeyve şiir dergisini çıkardı. (Haikuları saymazsak yayımlanan ilk ve tek şiirim de orada, Yasakmeyve’de yayımlanmıştı. Çok sevdiğim şair Sina Akyol, “Vaat Edilmiş Sayfalar”da yayımlamıştı. Havalara uçmuş, kendimi uzunca bir süre şair sanmıştım.) Böyle bir konumda olunca seveni olduğu kadar sevmeyeni de olur insanın. Nedir, gördüğüm kadarıyla birçok insana emeği dokunmuş bir şair olarak gitti buralardan. Allah taksiratını affetsin. Toprağı bol olsun.
• • •
BluTV’de bir seyahat programı var: Bize Gezmek Olsun. Üç bölüm yayınlandı bile. Erkan Can ve Güven Kıraç, keyifle muhabbet ederek Küba’yı geziyorlar. Başka nerelere gidecekler bilmiyorum ama peşlerindeyim. Özellikle Erkan Can mahalle adabı görmüş eski güzel abilere benziyor. Son bölümde sigarayı bırakın nevinden bir şeyler söyledi. Neredeyse bırakıyordum. Bırakacaktım.
musica
Ceylan Ertem’i zaten severiz. Aşık Mahzuni Şerif’in anısına çıkan Mahzuni’ye Saygı albümünde ustanın Zalım şarkısını söylemiş. Ceylan Ertem’in yorumu Çukur dizisinde de kullanılınca iyice popülerleşti. Her köşede duyabilirsiniz ama duymayanlarınız buradan yakabilirler.
Almış ele arsızlığı
Baştan başa yersizliği
Bilmem neden hırsızlığı
Yapan değil bilen zalım
• • •
Sevgili Sibel Öz’den bir e-mail aldım ve böylelikle haberim oldu. Yeni bir edebiyat platformu doğmuş: Mevzu Edebiyat. Sevindim çünkü manifesto niteliğindeki “Biz Kimiz?” adlı sekmede şöyle demişler: “Mevzu Edebiyat, okur/yazarların edebiyatın kapsamına giren her alandaki haber, inceleme ve araştırma makalelerine açık olacaktır. Edebiyatın endüstrileşmesine, piyasalaşmasına, tek-ellerde toplanmasına, popüler kültürün tekerleğine bağlanmasına, insandan koparılmasına, yazarın seyirlik malzeme, kitabın meta haline getirilmesine, kolektifin ortak emek ve tartışma kültürüyle gedik açmak adına, çağrımız tüm okurlara ve edebiyat emekçilerinedir. Edebiyat, kendisiyle mücadele eden huzursuz insana dairdir. Biz huzuru hiçbir yerde aramayanlarız. Kısacası mevzu biz değiliz, mevzu edebiyat!”
Eh, yazıp duruyorum ben de ne zamandır: Derdi edebiyat olan herkesi bekleriz Parşömen Sanal Fanzin’e. Demek ki Mevzu Edebiyat ile de yollarımız kesişecek bundan böyle. Hayırlı olsun!
• • •
Günün sevindirici haberi: Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevlerini sonlandırmışlar. Aslında konuşulacak çok şey var ama burası yeri değil. Sadece çok sevindim. Çünkü bu zalımlar dünyasında canımızı feda etmenin, direnmenin en doğru yolu olduğundan emin değilim. Dedim ya, çok şey söylenebilir. Bu 324 gün içerisinde benim aklıma sık sık Yaşar Kemal düştü. Belki size romantik gelebilir (ve fakat birtakım rasyonel sebepler de var) ama Yaşar Kemal yaşasaydı Nuriye ve Semih’in eylemleri bu kadar uzun sürmezdi. Muhakkak bir çaresi bulunurdu, diye hissettim hep. Akif Kurtuluş’un yazısı (Şimdi değilse ne zaman?) ise, özellikle not düşmek isterim bunu, bu süreçte aydın tavrının ne/nasıl olması gerektiğine dair bir ders niteliğindedir.

Onur Çalı



Yorumlar

  1. Onur çalı kardeş sağolasın. richard brautigan'ın hikayeleri çevirmişsin de keşke altlarına hangi kitap oldugunu da yazsaydın.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…