Ana içeriğe atla

Burada kimse yok mu?



Pek çoğumuzun iyice kuytularımıza çekildiği, hiç olmadı kendimiz gibi görüp kabul ettiğimiz insanlarla küçük, komünal ilişkiler içinde olduğumuz zamanlarda edebiyat da gerekli nasibini çoktan almış oluyor. Kimisi daha ciddi meseleler varken edebiyatı, okumayı yazmayı bir kenara koyarken bir kısmı bir türlü çıkamadığı “saçma” duygusunun etkisiyle eline aldığı kitabı bir saniye sonra nerede bıraktığını bile hatırlayamıyorken umutlular edebiyata sarılır gizli gizli. Yazma heveslileri ise ya çok acele edip daha yaşanılanlar kendisi tarafından bile okunup hazmedilememişken öyküler kurmaya başlar, kurduğu da genellikle manifesto ya da bildiriden öteye geçemez. Aslolan ise belki anlamak için, belki bir gün yazabilmek için ama kesinlikle bilinçli bir hâl içerisinde olmaksızın okumaktır. İşte bu noktada ilk cümle devreye giriyor. Böyle ufalanmış bir yapı varken kim neyi ne kadar hangi noktadan okumaktadır? En tehlikeli kısım burası sanırım. En karanlık. Kötücül şeylerin kaynağı. Edebiyat bu noktada bir işe yaramakta mıdır hakikaten? Önyargılar bile hafif kalıyor bu yerde. Çünkü tam burada bildiğini kabul etme var: Biliyorum, bana bir şey anlatılmasına gerek yok. Burada tam da onlar, diğerleri, ötekiler ve biz kelimeleri var. Her biz kendi içinde haklı, vakur, kimi konularda mağdur, mücadele içinde, toplumu aydınlatacak, ah bir fırsat verilse neleri düzeltecek olanlar…
Böyle zamanlarda belki de yapılması gereken, kendimiz gibi konuşan, bizi onaylayan, “ohh be yalnız değilmişim” okumalarına bir mola vermek. Ama bunu yapmak hiç kolay değil, zira her şey o kadar hızla değişiyor ve çürüyor ki insan ister istemez yalnızlık duygusuyla baş edebilmek için benzer seslere kulağını kabartmadan edemiyor. En azından arada bir iki farklı ses, hani şu bildiğimiz, “zaten onlar şöyle” diye bloklara ayırdıklarımızdan okuma yapmanın “edebiyatın bir işe yarayıp yaramadığı” sorunu için güzel cevaplar sunacağı kanaatindeyim.
Fatma Barbarosoğlu da uzun zamandır yazdığı köşesinde bunu yapmaya çalışan yazarlardan biri. Bu sebeple sürekli “Şu varken niye bunu yazdın?”, “Bunlar bunlar olurken nelerden bahsediyorsun?”, “Onu ne zaman eleştireceksin” vs. ile suçlananlardan. Çünkü onun aradığı ne gündelik siyaset içinde ne de her gün yeni bir gündemi -linci-övgüsü-suçlaması-kutlaması-ayrımı olan sanal dünyada; gündeliğin hızı kovalamacası içinde sesi az çıkanlarda, bir türlü önem verilmeyenlerde, daha ciddi meseleler sebebiyle hiç ortaya çıkmayacak olanda, bazen sende, bazen bende. Ve bunu yaparken içinden çıkamadığımız, her gün yeni bir aplikasyon, yeni bir oyun, yeni bir video, yeni bir post, yeni bir paylaşımla içine çekildiğimiz kuyudan, sosyal medya dünyasından hareket ediyor. Oraları bir araç olarak kullanarak.
Birkaç ay önce, yazdığı gazete köşesinde (gazetenin adını görünce kurulacak cümleleri bile biliyorum: O gazetede yazıyorsa…) okurlara bir çağrı yaptı, her çarşamba yazdığı öykülerin belli bir bölümünü yayımladı ve gerisini siz kurun dedi. Bir haftalık süreçlerde alınan dönüşlerle birlikte “Mutluluk Onay Belgesi” isimli öykü kitabı basıldı. İlk bölümdeki öyküler Barbarosoğlu’nun yazdığı sonlarla birlikte yer alırken, ikinci bölümde okurların sonları var. Kimi sonlar yazarın imgelem dünyasına çok yakınken kimi öyküler “sıradan” insanların kendi dünyalarıyla oluşturdukları, edebi estetik yönünden de zayıf olmayan kurgular. (Dil bilgisi hataları yok değil, bu da bir ufak eleştiri olsun). Mühendis, hemşire, arşiv sorumlusu, öğretmen, öğrenci, 17 yaşında, 61 yaşında, ama çoğunlukla 25-40 yaş aralığında okurların öykülerinden oluşan bu bölüm onların hikâyesini yazdığını, yahut da onlar için yazdığını haykıranlar için de okunası bir bölüm.


Herkesin artık bir şeyler yazdığı, okuyanın kalmadığı yollu eleştirilerinin çoğaldığı, öykü kitaplarındaki ve atölyelerindeki niceliksel artışın patlama noktasında olduğu anda bu kitabın beni heyecanlandırmış olmasının sebebi ise “aklında hiç de yazmak olmayan” kişilerin bir umut edebiyata yönelmesi.
Öykülerden de kısaca bahsedip iki çift cümle kurmam gerekirse; kitapta içimizdeki rahatsızlık, huzursuzluk, memnuniyetsizlik, bir işe yaramamışlık hislerinin müsebbiplerine dokunan öyküler yer alıyor. Bunu bize haykırmıyor, sen şu yüzden çürüyorsun diye yüzümüze yüzümüze bağırmıyor. Okurken bunca ifşa, bunca ortalara dökülme, bunca özlü söz kurma -kopyalama- bunca çılgın sürüklenişte ayakta kalıp tutunmaya çalışırken neleri ezdiğimizi gösteriyor. Üstelik ironiyi elden bırakmayan bir dille.
Herkes konuşurken, cümleler sürekli kurulup bozulurken, sanal dünyalarımızda delice mutlulukla meczupluk arasında gidip gelirken, artık kuytu köşede sadece seçtiği kişileri dinlemekte huzur bulmuşları, farklı sonlarla kurulmuş birkaç hikâyenin peşini tutmaya davet eden bu kitap belli ki edebiyatın bir işe yaraması umuduyla yazılmış, umulur ki ulaşsın.
Ebru Askan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…