Ana içeriğe atla

Dünlük 82: Cehenneme Hoşgeldiniz


21.Nisan.18
29. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Nebil Özgentürk’ün Sabahattin Ali belgeselini izledim: Kayıp Kemiklerin İzinde. Sabahattin Ali’nin kemiklerinin bile kaybettirildiğini bilmiyordum. Bu “kaybettirilmek” lafı da ne acayip. Herhalde bizimki gibi Ortadoğu toplumlarına özgüdür. Yani kaybolmuyor, devlet eliyle (hatta çoğu zaman “devlet millet elele” koalisyonuyla) kaybettiriliyor. Nedir, belgeseli beğenmedim. Nebil Özgentürk, Sabahattin Ali’nin yurtdışına gitme sürecini anlatırken “bir takım karanlık adamlar düşmüştü peşine” gibi laflar ediyor. Duyan da Sabahattin Ali’nin peşine mafya düştü sanacak. Allahtan Filiz Ali’yle Altan Öymen söz alıyor belgeselde de işin aslı dillendirilmiş oluyor.
Ali’nin Sinop Cezaevine girmesine de değiniyor Özgentürk ama arabesk laflarla: İçim acıyor, yüreğime dokunuyor filan. İyi de oraya neden girdi Sabahattin Ali, Sinop Zindanına neden düştü? Neden anlatmıyor Nebil Özgentürk? Tuhaf doğrusu.
Her şeyi geçtim, Ali’deki a’yı uzatarak söylemek niye be adam?

Bir film, bir de yönetmen tavsiye edeceğim size.
Film, yazma atölyesi gibi film: François Ozon’un “Evde” (2012) adlı filmi. Yönetmen ise Tom McCarthy.
24.Nisan.18
Sevim Burak’ın mektuplarını (Mach One’dan Mektuplar), ilk evliliğinden olma oğlu A. Karaca Borar derlemiş ve yayına hazırlamış. Güzin Dino’ya yazdığı 20 Ocak 1967 tarihli mektupta şöyle diyor Sevim Burak: “Bu dünyayı izleyenlere bir halt yok. Açıkgözler için hiçbir şey yazmayacağım. Dünyalarını kaybetmişler için… Kendim için yazacağım. Erken bunamışlara, hayalperestlere, çok acıklılara, bu dünyadan gitmek üzere hazırlık yapanlara yazacağım. Yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım. Aşktan aklını oynatanlara, şizofrenlere, aşırı romantiklere ve aşırı sadistlere. Delilere yazacağım. Aptallara da sevgim var. Ama delileri yaratıcı buluyorum…”
• • •
Bugün 24 Nisan. Hayır, neşe dolmuyor insan. Çünkü 24 Nisan 1915’te başlayıp devam eden “olaylarla” yüzleşemedi Türkiye toplumu. Adını koyamadı, telaffuz edemedi. Biraz da bu yüzden malulüz.
Hrant Dink’ten bir alıntı: “Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre konumlamak hastalıktır. Kimliğini yaşatabilmek için sana bir düşman gerekiyorsa, senin kimliğin hastalıktır...”
Tarihi gerçekleri romanlardan öğrenemeyiz elbette, öyle bir misyonu yoktur edebiyatın. Nedir, acıların insandaki yansımalarını görmek için okuruz biraz da. Edebiyat bizi iyiliğe, yüzleşmeye, hesap vermeye ve giderek özür dilemeye ve barışmaya doğru, çok milim milim de olsa, iteler. O yüzden Akif Kurtuluş’un Ukde adlı romanını okuyunuz derim.
25.Nisan.18
Dünlük adını verdiğim bu günlükleri yazma fikri, elbette ve saygıyla, Salâh Birsel’e ve Tomris Uyar’a dayanıyor. Onların yazdıklarının yanına bile yaklaşamayacağının farkında olarak. Ve fakat onların haberi olmasa da onlardan el alarak. Zaten sağlıklısı da bu. Yazan kişinin el alacağı, usta belleyeceği, gıpta edeceği (ve zaman zaman, kendi yolunun taşlarını döşeyene kadar taklit de edebileceği), sözün özü seçeceği yazarların, biyolojik yaşamlarının sona ermiş olmasında hep fayda görmüşümdür. Böylesinin, iki taraf için de daha sağlıklı olduğunu düşünegelmişimdir.
Günlükçü denilen kişi, elbette ve öncelikle kendinden açar, kendini açar. İşin raconu budur. Dolayısıyla, her ne kadar bir edebiyat ve (olabildiğinde) sanat günlüğü olmasına gayret etsem de 2015 yılının Temmuz ayından beri sürdürdüğüm bu naçizane günlüklerde kendimden bahsetmem yadırganmamalı.
Okumayı söktüğümden beri sıkı bir okur sayılırım. Aşk acısı sanrısıyla geçirdiğim ve gençlik hezeyanlarıyla çarçur ettiğim birkaç sene istisna, iyi bir okur olmaya çalıştım. Yazmak, yayımlamak üzere yazmak işine bulaşalı ise on seneyi buluyor. Daha kalfa bile olabilmiş değilim ama küçümsemeyin siz yine de, çırakların da tecrübeleri vardır.
Yazmak, zamanla bir lükse dönüşüyor. Ne kadar hayatı, arkadaşlığı, dostluğu ve hatta aşkı edebiyatın üstünde tutsanız da bir süre sonra günlük birçok rutin, angarya sınıfına girmeye başlıyor yazan insan için. Okumanızı, yazmanızı sekteye uğratabilecek her şeyden imtina etmeye gayret ediyorsunuz. Bu, aileniz iş arkadaşlarınız ve çevrenizdekiler için korkunç bir bencillik olarak algılanabilir. Pessoa’nın, nişanlısı Ophelia’ya yazdığı mektup düşüyor aklıma, hep değilse de sıklıkla: “Az uyurum ben, başucumda da kağıt ve dolmakalem vardır. Gece yazmak için uyanırım, yazmak zorundayım, rahat uyuyamayacak olan Bebek için de bu durum hiç hoş değildir.”

İlhan Berk’in “yazmak cehennemdir” demesi bundan mıydı acaba?
Yanlış anlamaya mahal vermeyeyim: Yazma uğraşı, insanın güle oynaya içine dalacağı bir cehennem aslında. Sanki birileri ya da kendimiz tarafından mecbur tutuluyor değiliz bu işe. Bu cehennem, yalnızlaştıran ve münzevileştiren bir cehennem değil. Aksine çoğaltan, zenginleştiren ve insanı diri tutan bir cehennem.
Yazan kişinin yakın çevresinin anlamak ve (hatta) giderek katlanmak durumunda kalacağı bir cehennem yine de.
Ne demeli: Daha eğlenceli işler varken böylesi sıkıcı işlere bulaşmanızı anlamayacaktır kimileri. Bir sohbetin ortasında dalıp giderek çantanızdan not defterinizi çıkarıp notlar almanıza, o muhteşem “yazma anı” bastırdığında naylon görmüş beygir gibi huysuzlanmanıza anlam veremeyeceklerdir. Zaten kim kimi anlamış ki…
Ezcümle: Yazmaya heveslenenler, cehenneme hoş geldiniz! Merak etmeyin bu cehennem çok kalabalık, canınız hiç sıkılmayacak.
• • •
Latif Sözcükler (Sanki Latif Olmayanı Varmış Gibi): koyak, hamiş, nota bene, derkenar, muadil, melâke, meleke, melik, melike, mertebe, mefhum, milim, tayın, azık, azmak, gölcük, göz, mezelemek, melemek, methetmek, methiye, merhale, satıh, seçim, baskın, geçim, ahmak, melanet, iblis, menfur, teres, beynelmilel, deyyus, meşum, teşrinisani, üç, sırık, moruk, zıvanadan çıkmak, zillet, zelil, zeval, Dündarlı mandası gibi yayılmak (yerel), üst, halk, nefessiz, kalmak, boğulmak, yeter, imdat, huzur, isyan, akıbet, hüsran, rezil, rüsva, rezalet, inşallah, ya da, hazin, son, tez, vakit, ecel, Azrail, ilenmek, kuvve, fiil, tepetaklak, yakışıksız, çöydürmek, malak emzirmesi (argo), sifon, kum, örtmek, moloz, cüruf.
• • •
İlhan Berk yazmak cehennemdir demiştir ama Şiirin Gizli Tarihi’nde şunu da döktürmüştür: “Yazmak, her şeyi aşka dönüştürmektir. Yazmak budur.”
Herkesin seçimi kendine, cehennemi ve aşkı da kendine!
26.Nisan.18
2 Temmuz 2000 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Vanilya Kokusu” başlıklı yazısında (yazı Sessiz Güvercinler Ülkesinde’nin içinde) Barış Bıçakçı’dan açıyor Memet Baydur. “Yusuf Atılgan’ı, Oktay Rifat’ı okuyup anlamış bir genç ustanın ilk romanını okurken keyiflendim. İyi bir şey yapmış!” diyor. Bir anlamda “zarını atmış” oluyor Bıçakçı’dan yana. Henüz ilk romanını (Herkes Herkesle Dostmuş Gibi) yayımlamış bir yazara “usta” demek için edebiyat gözüne sahip olmak gerekir. Bu, herkeste bulunan bir nitelik değildir.
Memet Fuat geliyor aklıma. İyi yazarları bulması, fark etmesi, teşvik etmesi, dahası arkalarında durması, desteklemesi…
Sevim Burak ilk kitabı Yanık Saraylar’la (1965) Sait Faik Hikaye Armağanı’na katılır. Memet Fuat da jüridedir. Diğer jüri üyelerine (ki aralarında Behçet Necatigil ve Haldun Taner de bulunmaktadır) mektup yollar, uyarır, ödülü Yanık Saraylar’a vermek gerektiğini söyleyerek Tahir Alangu’nun etkisinde kalmamalarını ister. Nedir, sonuç değişmeyecektir. Ödül, Cengiz Yörük’ün (Yörük Ali Efe’nin oğludur) Çölde Bir Deve adlı kitabına verilir. Bunun üzerine, Memet Fuat jüri üyeliğinden çekilecek ve şöyle diyecektir: “Sait Faik gibi çok sevdiğim bir sanatçı adına her yıl sanatçılara haksızlık etmenin sorumluluğunu taşımamak için Yargıcılar Kurulu’ndan ayrıldım.”
Bilmem anlatabiliyor muyum?

Onur Çalı

Yorumlar

  1. Özellikle günlük/dünlük okurları, yazarla daha yakın olmak, böylesi incelikleri yaratanın karakterini ayrıntıda bilmek ister sanırım. Dolayısıyla bu iç dökmeler, kendini açmalar dünlüklerde iyi oluyor. Belki de Saramago'nun, arada bir durup okurla muhabbeti gibi geldiği için sevdim.
    servet

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim abi, gene buluştuk üç toprak desene :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…