Ana içeriğe atla

İlk Göz Ağrısı (32) : Çiyil Kurtuluş ve “Kasırga ve Yabanmersinleri”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.
Onur Çalı


Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Okumak hep vardı ama yazma fikri geç girdi hayatıma. Kırk iki yaşındaydım. Bir sabah uyandım ve ben artık yalnızca yazmak istiyorum, dedim. 2010 yılında, işinden istifa etmiş, bu dünyadaki en yakınını annesini yeni kaybetmiş, yokluk ve özlem duygusuyla baş etmeye çalışan biri olarak, yaşam ve ölüm fikrini sorgulamaya yöneldiğim o dönemde kendime kitaplardan, sözcüklerden bir sığınak yaptım. İnsanların tesellisi de bir yere kadar. Kitaplardan başka kimse sizi karşılık beklemeden uzun boylu sarıp sarmalayamaz. Dolayısıyla benim için yazmak kaçınılmazdı çünkü içimde haykırmak isteyen biri vardı. Ve bunun incelikli bir yolu olmalıydı. Öncelikle bana ışık tutacak bir rehbere ihtiyaç duydum.  Her şeyden önce doğru okumalar yapmalıydım. Yeri gelmişken söylemeliyim. Notos Atölye’ye her zaman müteşekkir kalacağım çünkü orada çok şey öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum. Sonuçta bir hayalim, umudum oldu. Öykülerimi bu dünyada gezinir kılmak, bir kitaba dönüştürerek kimlik vermek istedim onlara. Bu dünyada iyileştiremediğimiz şeyler o kadar çok ki. Her cümle bir hayatsa, hayatın içinden gelip geçiyor, yankısı ötelere varıyorsa… Ben de gücüm yettiğince ölümden önce yetişip bir şeyleri iyileştirmek istedim.
Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?
Çünkü öyküyü seviyorum. Öykünün bir çırpıda okura ulaşan, az sözle çok şey anlatan etkin gücünü seviyorum. Öykü yazarı hikâyeye odaklanmaktan çok, bir görme biçimi, bir yorum sunar okura. Yazarını da okurunu da zihnen zenginleştiren bir tür. Edebiyatın gücünü en çok öyküde hissediyorum. Şiirin yeri apayrı elbette. Bir şairin dediği gibi, o, kabilenin büyücüsü. Öykünün okurken de yazarken de gerektirdiği özeni, inceliği seviyorum. Üstüne basıp geçtiğimiz anları, o anlarda es geçilmiş ya da bir köşeye gizlenmiş enstantaneleri, ayrıntıları ortaya çıkarışını seviyorum. Fazla konuşmadan bir gülümsemeyle bana seslenişini, ağacı, bulutu, suyu bambaşka hissettirişini, içime işleyişini seviyorum. Yazdıkça öyküsever, sevdikçe öyküyazar oldum. Bu ortaklığın gizilgücünü seviyorum. Ve öncelikle, belki de en önemlisi, bana açtığı pencereyi, beni bir okul gibi kavrayışını, iyi yazmak böyle öğrenilir, diyen zorlayıcı tavrını seviyorum.
Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?
Rahmetli anneannemin bir lafı vardır. Kişinin gücüne giden hakkında hayırlıdır, der. Evet, ilk kitabımın yayımlanması o kadar da kolay olmadı. Ama bugüne gelirsek dosyam adına sonuçtan daha fazla memnuniyet duyduğumu, dolayısıyla bu bekleyişin de olumlu bir yanı olduğunu söyleyebilirim. Dosyamı hazırladıktan sonra üç yıl bekledim. Gönlümde bir yayınevi vardı, olmadı. Derken bir iki yayınevinde daha şansımı denedikten sonra baktım ki bende şans yok, yani zaman benim için doğru akmıyor, o halde bekle, dedim kendime. Dosyamı kenara çekip dinlendirdim. Durdukça güzelleşti (buraya bir tebessüm koyalım). Tabii ki yazı yolculuğu devam ediyordu bu süreçte. Yazmaktan hiç vazgeçmedim. Üşenmeden, gocunmadan dosyamı yeniden düzenledim. Ve sonuçta doğru zamanlamayla, iyi kitaplar basan, işini hevesle yapan bir yayıneviyle, Dedalus’la yollarımız kesişti. 2017 Ocak ayında ilk kitabıma kavuştum.
Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)
Dosyamı editörün masasına bıraktığımda neredeyse tastamamdı benim için. O aşamaya gelinceye kadar öykülerimin üstünde çok çalıştım, tekrar tekrar gözden geçirdim. Ayrıca sözüne, beğenisine çok güvendiğim iki arkadaşım (onlar kendilerini bilir) bütün öykülerimi okur, değerlendirir. Sağ olsunlar… Haliyle editörümden bu anlamda fazla bir beklentim olmadı açıkçası. Elbette gözden kaçan bazı eksiklerimiz olmuştur. Onu değerlendirmek hem yazarın hem editörün görevidir. Ancak ben bir kitabın yayına hazırlanma aşamasında yazarın editöründen beklediği saygı ve güven ortamını Dedalus çatısı altında bulduğumu söyleyebilirim ki bu da benim için önemlidir. Gelecek bize ne gösterir bilmem ama her zaman ve her şeyden önce dosyama bir şans verdikleri için yayınevimden de, editörümden de, bizi bir araya getiren kaderimden de sonuna kadar razıyım.
İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?
Hem çok şey değişti hem hiçbir şey değişmedi. Bir kere artık kitaplı bir hevesliyim ben. Kendime sözcüklerden bir dünya kurdum, sonra onu başkalarıyla da paylaşmak istedim. Bir alfabe aracılığıyla insanlığın ortak hafızasına sundum. Bugün yeterince okunmasa bile, yazılmış ve sunulmuş olmasının bile bir büyüleyiciliği, bir önemi olduğuna inanıyorum. Bazen duvarları aşmaya boyumuz yetmez ama bizi o duvarın ardında gören, varlığımızı bilen birileri mutlaka vardır. Bu bilinçle kendime güvenim, yaptığım işe inancım daha da arttı. Suya yazmıyordum artık. Bugün bir kitabım olmasaydı da biliyorum ki ben şu an yaptığım şeyi yine yapmaya devam edecektim. Nedir o? Okumak ve yazmak. Değişen bir şey yok. Daha çok okura ulaşmasını, daha çok geri bildirimler almayı umut ederdim ama uzay boşluğuna bir kitap astım ben, okurunu illa ki bulur, bu da bana yeter. Unutmadan, bir de şu var: Mesela bir insanın ağaca duyduğu sevgiyi en iyi kim açıklayabilir? Bir ağacın kendisi bir de edebiyat bilir. Benim yazıyla ilişkim tam da bu.
Telifini alabildin mi/alabilecek misin?
Hayır telif almadım. Böyle bir talebim ve beklentim hiç olmadı. Ama bu durum, ne benim gibi telif beklentisi olmayan yazar tutumunu ne de ilk kitaba telif ödemeyen yayınevi politikasını onayladığım anlamına gelir. Küçük yayınevi büyük yayınevi, fark etmemeli. Koşullar herkese göre. Sembolik de olsa bir gönül alma, bir değer bilmedir. Ama işte öyle bir öncelik var ki elimizde… Bir ilk kitap. Daha ne olsun…
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?
Öyle her bulduğun mutfağa sokulmaz, alelacele her pişen de misafire çıkarılmaz ayıp. Önce çeşnicibaşılar tadacak, onların damak tadına kaldın, beğenirlerse yürürsün…  İşin latifesi ama doğruluk payı var tabii. Başlangıçta ki benim için her şey yedi yıl gibi bir zaman zarfında gelişti (yazmaya karar vermem ile kitabımın çıkması arasında) bilinçli olarak dışarıya kapalı tuttum kendimi diyebilirim. Olumlu olumsuz etki altında kalmaktan çekindim. İlk öyküm, Notos’ta 2012 Ağustos’unda Yusuf Atılgan sayısında yayımlandı. İlk kitaptan hemen sonra ise dergilerde biraz daha görünür olma yolunda adımlar attım, oradan ağır ağır yürüyorum şimdi. Ve bundan da memnunum.
Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?
Yakın çevremin yazıya tutkuyla bağlandığımı, bu işin benim için öylesine bir uğraş olmadığını öğrendiğinden nerdeyse emindim ama kitaptan sonra bu işi ne kadar ciddiye aldığım konusundaki görüşleri elbette güçlendi. Çünkü ortaya herkesin anlayabileceği şekilde somut bir şey koydum. Bir kanıt. Dokunulmazlık zırhını yazmaya karar verdiğim gün geçirdim sırtıma dersem yalan olmaz. Sığınağımın kapısı dışarıya çok zorunlu olmadığım sürece genelde kapalıdır. Ayrıca bir özgürlük alanım olmasaydı üretemezdim diye düşünüyorum. Ama şimdi öykünün en heyecanlı yerinde gelen telefona cevap vermeme hakkımı daha bir özgürce kullanıyorum. Çok acilse arayan mesaj atabilir.
Peki, bundan sonra?
İkinci öykü dosyamı yayınevine teslim ettim. Ve yine yeni öyküler var gündemimde. Biraz da şiir... Bir de üstünde çalıştığım bir tiyatro metni var. Ama önce sağlık, huzur, barış… Teşekkürler…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …