Ana içeriğe atla

İlk Göz Ağrısı (33) : Ezgi Polat ve “Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.
Onur Çalı

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Benim için yazmak, eskiden beri bir tür kendini ifade etme biçimiydi. Kelimelerle oynamak, orada kaybolmak her zaman bana büyük zevk vermiş, zihinsel olarak daha geniş bir alan tanımıştır. Yani yazmak hayatımın bir köşesinde hep vardı. Zamanla daha derin bir tutkuya, daha ciddi bir işe dönüştü belki ama kitabım olmasaydı da hâlâ yazdıklarımla cebelleşiyor olurdum. Elbette bir kitabımın olması büyük mutluluk. O da zevkle ve yılmadan her gün yazmanın, okumanın bir sonucu olsa gerek.
Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?
Başka türler de denedim. Dikkate değer olmasa da yazdığım şiirler, şarkı sözleri ve bir de roman var. Öykünün verdiği heyecan bambaşka. Her öykü bana yeniden yazmayı öğretiyor sanki. Sanırım insan yeni kurgular üzerine kafa yormanın, şeyleri parçalayıp sonra başka biçimlerde yeniden bir araya getirmenin tadını bir kez alınca bundan kopamıyor. Her yeni öyküde yeni anlatım biçimleri keşfetmenin yazım dilini kuvvetlendirmek ve kendi kalemini tanımak için yazana daha büyük olanaklar sunduğunu düşünüyorum. Yazdığımız/yazacağımız birçok şeyi evirip çevirip roman da öykü de yapabiliriz elbette ama ben gerçekten o olduğunu bilmek istiyorum. Yersiz yere yayılmak da sıkışmak da istemem. Elimdeki malzemenin gerçekten oraya gittiğini anladığım zaman başka türlerde de emek vermek, o yolları tanımak, keşfetmek istiyorum.
Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?
Dosyamı birkaç yayınevine gönderdim. Can Yayınları’ndan olumlu dönüş aldım. Bu süreçte umutsuzluğa kapıldım, umutlandım, sabırsızlandım, sabretmeyi öğrendim, üzüldüm, sevindim. Hepsi oldu.
Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)
Yayımlanma sürecinde editörüm Faruk Duman’la iletişim halindeydik. Aklıma takılan şeyleri kendisine mutlaka sorarım. O da her zaman yardımcı olur. Elbette razıyım.
İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?
Hangi iş olursa olsun, insanın emek verdiği şeyin somut olarak sonucunu görmesi çok büyük mutluluk. Yazma eyleminin sonucu da haliyle yayımlamak. Yazdıklarını bir kitap olarak görmek, onu okuyanlardan dönüşler almak güzel. Kitap da bu arzularla doğuyor zaten. Hayatımda çok bir şey değişmedi. Biraz daha görünür olma durumu var elbette. Onu da elimden geldiğince dengelemeye çalışıyorum çünkü benim tek işim yazmak, okumak. Bu yüzden umduğum tek şey yazmayı sürdürebilmek, iyi yazmak, iyi okumak, bu hep böyle.
Telifini alabildin mi/alabilecek misin?
İki baskının da telifini aldım.
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?
2014 yılından itibaren, yani kitap çıkana dek üç yıl diyebiliriz, basılı ya da sanal birçok dergide, fanzinde metinlerim yayımlandı, içlerinde kurulunda yer aldığım, fikir alış verişi yaptığımız dergiler de oldu. Dergiler/fanzinler yazan kişi için okurla buluşmanın, yazdıklarını tanıtmanın ilk durağı. İyi okurların radarına ilkin oralarda takılıyorsunuz. Bu önemli. Dergilerden çok şey öğrendim. Özellikle öykülerim reddedildiği zamanlarda. Elbette bu, beni yeniden esas mutfağa, çalıştığım masaya ve zihnime döndürdüğü, nerede yanlış yaptığımı bulmaya sevk ettiği için oldu. Yani iş yine kişinin kendisinde bitiyor. Ve tabii kitabım olsa da dergilerde öykülerim yayımlanınca yine aynı şekilde mutlu oluyorum.
Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?
Yakınlarım bir iş yapıyorsam onu ciddiye alacağımı bilirler, herkes elinden geldiğince destekledi de ama kitapla birlikte bir tür boşa kürek çekiyormuş görünümünden sıyrılmış oldum sanırım. İnançları kuvvetlendi. Çok yakın bir arkadaşım kitap çıktıktan sonra bana bir itirafta bulundu. Bir süre sonra bıkar, sıkılır ve bırakır demiştim, helal olsun, dedi. Gülümsedim. İnsanların böyle düşünmüş olması da bana anormal gelmiyor. Çok doğal bir süreç. Sonuç olarak yazın piyasasının şartlarının zor olduğunu bilseler de şimdi çok daha kıymetli bir miras bırakacağımı düşünüyorlar. Bu da elbette bende psikolojik olarak bir rahatlama alanı açmış olabilir. Ama zırh konusuna gelecek olursak, yazarın asla böyle bir zırhı olduğunu düşünmüyorum. O his yazanı mış gibi yapmaya itebilir. Ben çıplak yürümeye devam ediyorum.
Peki, bundan sonra?
Masa lambamı yakar yakmaz ortaya çıkan bir yaratık var. Kendisini ikinci kitap baskısı olarak adlandırıyorum. Elinde çekiçle bekliyor, o olmaz, bu olmaz diye diye kafama vuruyor. Neredeyse bitti dediğim dosyadan öyküler attı, yazdıklarıma burun kıvırıyor. Kendisinden kurtulur kurtulmaz yeni dosyayı teslim edeceğim. Yine öykü olacak.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…