Ana içeriğe atla

İlk Göz Ağrısı (35) : Fırat Demir ve “Ah Müjgân Gibi”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.
Onur Çalı

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Aslında kitabımın olması gibi bir amacım yoktu en başta, belki imkânsız geliyordu veya aklımdan da geçmiyordu, bilmiyorum, ama süreç kendi kendini bu noktaya taşıdı zamanla, iyi de oldu… Okumaktan aldığım keyif, yazma hevesimi de dürtüklemişti uzun zaman önce, içgüdüsel bir mesele sanırım. Bu yüzden yazma çabam hep oldu, uzunca bir müddet kendi kendime yazıp okudum. Öyküler, denemeler, başarısız roman teşebbüsleri… Daha sonra, blog kültürünün popüler olduğu dönemde, kendi adıma bir sayfa açtım ve çöpe atmaya kıyamadığım öykülerimi/yazılarımı buradan yayımladım. Yazdığım öykülerden biri Gio Ödülleri’nde ikinciliğe değer görüldü. Ulaşabildiğim kitle sınırlı da olsa olumlu geri dönüşlerin getirdiği motivasyon kitap dosyası oluşturma fikrini canlandırdı bir zaman sonra. Belirli bir derdi olan eski öykülerimden bazılarını tekrar gözden geçirip derinlik kattım ve bunlara yazdığım yeni öyküleri de ekleyerek dosyamı hazır hale getirdim.
Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?
Bunun temelinde yatan asıl sebep öykü okumayı seviyor olmam. Roman yazmaya dair kafamda fikirler olsa da acemice bir telaşa kapılıp içime sinmeyecek metinlere kalkışmak istemiyorum, henüz yeterli pratiğimin olmadığını düşünüyorum roman yazmak için, bu yüzden öyküde yoğunlaşmış durumda yazdıklarım. Tabii öykünün adını koyamadığım cezbedici tarafı ve benim de bu cazibeye karşı zaafımın olması en büyük etkenlerden biri. Kurguladığım metinlerle, bu metinlerdeki karakter ve olaylarla mücadele etmek, farklı öykülerde başka türlü yazma biçimlerini deneyimlemek oldukça keyifli.
Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?
Dosyayı bilindik birkaç yayınevine yollarken büyük beklentilerim yoktu, bir süre dönüş alamadım tahmin ettiğim gibi ve daha ziyade beklemekle geçti vakit. Daha sonra sevgili Kevser Ruhi vasıtasıyla şair/yazar/yayıncı Aydın Şimşek ile tanışma şansım oldu. Dosyayı kısa sürede okudu ve yayımlayabileceğini söyledi. Bu kadar hızlı gelişmesini beklemediğim bir süreç sonunda kitap çıkmış oldu.
Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)
Evet, oldu. Bu konuda oldukça şanslıydım aslında. Dil konusundaki hassasiyetini yakından bildiğim değerli yazar Kevser Ruhi ile birlikte öykülerin üzerinden tekrar geçme şansımız oldu ve onun kıymetli dokunuşlarıyla son halini aldı kitap. Kapak tasarımını da Gül Ergün yaptı. İlk kitabımda sevdiğim ve fikirlerine inandığım insanların parmak izlerinin olması, onların benimle birlikte aynı heyecanı paylaşması oldukça mutluluk vericiydi. Kitabın içime sinmiş olmasının ve kafamda soru işareti kalmamasının en önemli sebeplerinden biri bu.
İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?
Değişen bir şey olmadı. Elbette belli bir süre emek verdiğin, baş başa vakit geçirdiğin ve tamamıyla sana ait olan cümlelerin, satırların, paragrafların, başkaları da okusun diye somut bir maddeye dönüşmesi mutluluk verici garip bir his. Yine de bu durum yazma veya okuma alışkanlığımı değiştirmedi. Yazmaktaki temel gayem, yazdıklarımı kitaba dönüştürme arzusu olmadığı için, kitabım yokken nasıl okuyor ve yazıyorsam, yine aynı şekilde devam ediyorum mümkün olduğunca. Tek değişiklik, kütüphanemdeki Ferhan Şensoy kitaplarının yanına üzerinde kendi adımın yazdığı bir kitabın gelmesi oldu, bu da işin güzelliği tabii, bazen önünden geçerken durup bakıyorum sadece.
Telifini alabildin mi/alabilecek misin?
Kitabın basılacak olması yeterince tatmin ediciydi ve telif beklentisinde değildim. Yine de basılan kitapların bir kısmını aldım.
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?
Eski yazdığım birkaç kısa öykünün yayımlanması dışında hiç vakit geçirmedim edebiyat dergilerinde. Dergi ve fanzin kültürünün, yazma çabası içinde olan kişiler için önemli bir vitrin olduğunu düşünüyorum, okurlara ulaşmanın ve okurlardan geri bildirim almanın pratik ve güzel bir yolu, olumlu biçimde desteklenmesi de gerekiyor nitelikli edebiyatın. Fakat ben çok sıkı takipçisi ve okuyucusu olamadım bu tarz dergilerin. Bu yüzden bir dergi ekibinin içinde yer alma fikrim veya teşebbüsüm hiç olmadı.
Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?
Ölçme şansım çok fazla olmadı ama yazma/okuma uğraşıma dair değişen bir bakış açısı gözlemlemedim dışarıdan. Keyifle ve severek yaptığım bilindiği için kitaptan önce de hâlihazırda vaziyetin ciddi olduğu anlaşılmıştı sanki, kimseyi ikna etme çabam olmadı bu yüzden. Zaten mümkün olduğunca dış etmenlere kapalı yaşamaya gayret ettiğimden dolayı ihtiyacım olan özgürlük alanını bulmakta da zorluk çekmedim. Elbette kitap yayımlanınca mutluluğunu benimle paylaşıp heyecanıma ortak olan yakınlarım oldu, ama duruma şaşırdıklarını düşünmüyorum.
Peki, bundan sonra?
Daha çok okumaya ve becerebildiğim ölçüde yazmaya devam. Yeni şeyler öğrenmek, kendini biraz daha geliştirebilmek, sonra biraz daha… İçime sindiği için çöpe atmayıp masanın üzerinde biriktirdiğim ve insanların vakit ayırıp okumasına değecek nitelikte olduğunu düşündüğüm öyküler, yeni bir dosya oluşturacak hacime ulaşırsa ikinci kitaba dönüşebilir belki, neden olmasın. Bazı kıymetli yazar büyüklerim tarafından olumlu yönde teşvik edilsem de roman fikirlerimi şimdilik buzdolabında saklı tutuyorum, şu an cesaretim yok ortaya çıkartmaya, belki daha sonra. Henüz taslak halinde olan fakat yazmayı başarabilirsem çok mutlu olacağım bir tiyatro metni fikrim var hazırda, eğer vazgeçmez ve yeteri kadar çalışırsam belki hepsinden önce onu bitirmiş olurum. Yine de hiçbir şey için acelem, zorlamam ve ajandaya sabitlenmiş planlamam yok. Şimdilik, Dünya Kupası’nın başlamasını bekliyorum sadece…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …