Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Haziran, 2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Dünlük 88: “artık kim olsa kırar beni”

21.Haziran.18 Bir öykümü ararken, eski dosyalarından içinde rastladım bu kapağa. 2014 yılı Ocak ayında yayımlanan Geçen Sene Doğanlar için ilk bu resmi düşünmüşüz demek. Bu resim de, tıpkı sonradan kitap kapağı yaptığımız resim gibi Gürcü ressam Lado Tevdoradze’ye ait. Lado abiyle iletişim kurmamız da ayrı bir hikaye. Onun İngilizcesi yok, ben Gürcüce bilmem. Sağ olsun, öykücü dostum Kerem Işık yardımcı olmuştu da çevirmen aracılığıyla izni koparabilmiştik. Sonra, bir “proce” fikri geldi aklıma. Düşünülüp vazgeçilen, değiştirilen kitap isimlerinden, kapaklarından güzel bir sergi, bir çalışma yapılamaz mı? İsimleri bile hazır: Vazgeçilen Kitap İsimleri ve Vazgeçilen Kitap Kapakları Tabii bu kitap ismi konusu akıl tasıma düşünce, en bilinen örneklerden biridir, Sait Faik’in Havada Bulut kitabı için ilk düşündüğü isim geldi aklıma: Kovada Bulut. Nerede okuduğumu, kimin yazdığını hatırlamıyorum ama olaylar şöyle gelişir: Sait Faik dosyasını koltuğunun altına sıkıştırıp Yaşar Nabi’ye gider. …

Tolstoy ve Dostoyevski Tanışıyorlar Mıydı?

Dünya Kupası nedeniyle milyonlarca insanın gözünün Rusya’da olduğu şu günlerde ben de sözü Rusya’ya getirmek istiyorum. Ama futboldan ya da Dünya Kupası’ndan değil de biraz edebiyattan bahsedeceğim. Aslında daha doğrusu edebiyatın magazin kısmından.
Rus edebiyatından ziyade, yarattıkları değerlerle dünya edebiyatının en büyük yazarları arasına girmiş iki isim var. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ve Lev Nikolayeviç Tolstoy. Bu iki muhteşem yazarın etrafında okurların Dostoyevski’ciler ve Tolstoy’cular olmak üzere ikiye ayrıldıklarını, takım tutarcasına saflaştıklarını biliyoruz. Teşbihim kabahat sayılmazsa, lafı futbolla açtığım için söylüyorum, Ronaldo’cular ve Messi’ciler gibi. İnsan, ister istemez birine daha yakın hissediyor kendini.
Tanrı’nın bu çağda Rusya’ya edebiyat konusunda biraz cömert davrandığını da kabul etmek gerek. Tolstoy ve Dostoyevski’nin aynı çağda yaşamış olması bir yana, bugün Rus edebiyatı dediğimizde aklımıza gelen Çehov, Turgenyev, Gonçarov, Gogol, Puşkin, Lermonto…

İki Kardeş

Bir zamanlar iki oğlu olan bir adam vardı. Oğullarından biri yakışıklı ve güçlü, öbürü de ufak tefek ve sakattı. Bu nedenle yaşça büyük olanı sakat kardeşini hor görürdü. Buna dayanamayan kardeşi sonunda kocaman dünyanın çok çok uzak yerlerine gitmeye karar verdi, ama evinden henüz birkaç adım uzaklaşınca karşısına bir arabacı çıktı. Küçük çocuk arabacıya nereye gittiğini sorunca, arabacı, cücelerin hazinelerini Camtepesi adında bir yere götürmesi gerektiğini söyledi. Bu işin karşılığında ne alacağını sorunca da birkaç tane elmas diye yanıtladı. Bunun üzerine küçük, cücelere gitmek istedi ve arabacıya cücelerin onu aralarına alıp almayacağını sordu. Arabacı bunu bilemeyeceğini söyledi, ama küçüğün arabasına binmesine izin verdi. Camtepesi’ne vardıklarında, cücelerin gözcüsü arabacıya hizmetinin karşılığını bol bol ödedikten sonra onu yolladı. O sırada küçüğü fark etti ve ona ne istediğini sordu, küçük de ona olanı biteni anlattı. Bunun üzerine cüce kendisini izlemesini söyledi. Cücele…

Cöntürk’ten Bana Kalanlar

Hüseyin Cöntürk’ü anma gününde bir konuşma yapmam istendiğinde önce biraz ürktüm açıkçası. Hayatımda karşılaştığım en ilginç kişilik olan Cöntürk’ü anlatmak benim için o kadar kolay değil. Ama ben yine de hem arkadaşım, hem –o kesinlikle kabul etmese de– hocam olan yanlarını dilim döndüğünce aktarmaya çalışacağım sizlere.
Cöntürk’le 1998’de İzlek dergisinin, Kızılay’da bir iş hanı içinde bulunan küçük odasında tanıştık. O zamana kadar adını hiç duymamıştım. Kendisi neler yaptığımızı merak etmiş ve ilk kez dergimize gelmişti. Odada bulunan diğer arkadaşlarla birlikte kendisiyle edebiyat ve dergicilik üzerine konuşmaya başladık. Daha o zaman, yaşına rağmen, edebiyata yaklaşımındaki tazelik, gençlik ve şevk beni şaşırtmıştı. Çok konuşuyordu. Sözünü bitirmesini beklerseniz hiçbir zaman konuşamazdınız. O zamanlar bunu bilmediğim için sadece bir dinleyici konumunda kalmıştım. Daha sonra Cöntürk elinde bisküvi ya da poğaça poşetiyle İzlek’in odasına sık sık gelir oldu. Ben de bu zaman zarfınd…

Dünlük 87: “Yarın kızını sınav yapacağım!”

17.Haziran.18 İzin tatil bitti, kürkçü dükkanıma, güzel Ankara’ma geri döndüm… O zamanki adıyla Kadın Çalışmaları bölümünde yüksek lisans yaparken, değerli hocalarımdan birisi de Funda Şenol Cantek idi. Bir söyleşide şöyle demiş Funda hoca: “Ankara iyi bir çalışma odası gibidir. Kimi yaklaşımların, kimi akımların yeşertildiği yerdir. Ama uygulaması ve piyasası İstanbul’dur. Edebiyatın membaı genellikle Ankara’dır piyasası hep İstanbul’dur. Akademi anlamında ise önemli bir üretim Ankara’dan çıkar. Buradakiler çalışır. Burada kafayı meşgul edecek pek bir şey yoktur. Ankara bir dostluk, tefekkür şehri olarak da tanımlanabilir.” O halde, kısa bir molanın ardından, üç kere: Dostluğa ve edebiyata kaldığımız yerden devam! • • • Latif Kelimeler zıypak, mülahaza, cevir, üzgü, rüşeym, intihap, orun, cife, fasih, hempa, fisebilillah, muarız, mültefit, mütekait, müessif, müyesser, güherçile, salapurya, müsavat, kabar kabar olmak, türüm türüm tütmek, mekkare, teşrin, mücerrep, menfaatperest, iştiyak, re…

Messi, söyle alla’sen, Bu Neyin Nesi!

messi’nin dünya kupası sırasındaki endişesi (13.06.2014) “Leo, yavrum, gollerini bekliyoruz yavrucum!” “Sağ ol anne iyiyim, sen nasılsın?” Tribi görmeyen anne, el yükseltti: “İyiyiz iyiyiz, dayın da burda, gollerini bekliyoruz keratanın diyor bak, ona göre. Çok selamı var.” “Tamam anne, görüşürüz, kapatmam lazım.” Andrés oflaya puflaya gazeteleri aldı eline, sıkıntısını dağıtmak için. Arka kapak güzellerine baktı. Sonra dayanamadı, spor sayfasını açtı: Messi, kariyerini dünya şampiyonluğuyla taçlandırabilecek mi? Offf! İçi sıkıldı gene. Ne yaparsam memnun olacak la bunlar, diye geçirdi içinden. Dışarıya renk vermedi. Sahada kaybedebilirdi ama efendilik savaşında yenilemezdi. Otelin önüne çıkıp donunda zor zamanlar için sakladığı cigara paketini yokladı. Bir dal çekti. Omuzlarındaki 5.9742×1024 kg ağırlık yüzünden, sol omzu düşmüştü. Dışardan bakanlar Eşrefpaşalı bir kabadayı gördüklerini sandılar. tanrı’nın topu (13.07.2014) Gazeteler haberleri vermiyordu ama biliyordu Leo, ortalık karışıktı, …

Ölüm Tüm Canlılığıyla

Şehir merkezinden mezarlığa doğru uzanan yoldan o yıl da pek çok kişi geçti. Bunların bir kısmı geri dönmedi. Dönenlerse binbir parça halinde şehre ve hayata dağıldılar.

Bir ikindi vakti, şehrin bu dar sokaklarına döşenmiş parke taşlarının üstünde birkaç oğlan çocuğu topa vuruyor, küçük bir kız elinde bir dilim yağlı ekmeğiyle onları izliyordu. Kız, ekmek dilimini öyle yukarıda tutuyordu ki görenler onun ekmeği yediğini değil, güçlükle bir yerlere taşıdığını düşünebilirdi. Az sonra, top oynayan çocuklardan biri yolun başında beliren karartıyı görünce durdu. Kalabalık bir grup ağır ağır soluyan bir hayvan gibi onlara yaklaşıyordu. Çocuklar günün bu saatinde sokaklarından cenazelerin geçmesine alışıktılar. Saygıyla kenara çekildiler. Kapı önü gölgeliklerde laflamaya dalmış şalvarlı kadınlar telaşla içeri girdiler.

Kalabalık, sokağı sessizce aştı. O gün mezarlığın girişindeki servi ağaçları etrafa ılık bir esinti yayıyordu. Bu servilerin arasında kendine sonradan bir yer bulmuş gibi duran …

Dünlük 86: Mekanım Delez Olsun

1.Haziran.18 Ahlat Ağacı'nı izledik. Nuri Bilge Ceylan (NBC) sinemasının en iyi işi olmayabilir ama izlenesi. En fazla güldüğüm NBC filmi oldu. Kızılay Büyülüfener’in havalandırması çalışmayan salonundaki insanlar da çok güldüler. NBC yazar olsaydı eğer, romancı olurdu. Muhakkak. Gene uzun, ayrıntılı, tartışarak ve biraz da uzatarak, hatta sündürerek yazmış romanını. Sayfalarca süren, kitabi diyaloglarla örülmüş tartışmalar var. Bu tartışmalardan bir tanesi de Çanakkaleli yazar Süleyman (Serkan Keskin) ile Sinan'ın (Doğu Demirkol) tartışması. Süleyman’ın katıldığı, yazar olma heveslisi Sinan’ın da izlediği bir sempozyumdan açıyorlar. Bahse konu sempozyum 18-19 Mayıs 2013’te Kadir Has Üniversitesinde yapılan “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu”dur. Sempozyumun bildirileri bir kitapta toplanmıştı: Edebiyatın Taşradan Manifestosu. Filmde bahsi geçen, sempozyuma katılmayıp bir mektup gönderen “taşralı” yazar ise Polat Onat’tır. Merak edenler için, Polat’ın mektubunu buraya bırakıp filme …