Ana içeriğe atla

İlk Göz Ağrısı (36) : Fatma Nuran Avcı ve “Son Cevizlik”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı


 

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Keşke her şey çok kolay oldu, diyebilseydim. Başarılı bir edebiyat öğrencisi, şiir yazan, yaşanmış hikâyeleri anlatırken bezeyen, süsleyen, güldüren, sohbetlerde rol çalan biriydim. En büyük hayalim Edebiyat Fakültesi’ne gitmekti. Olmadı. Hayat başka yerlere sürükledi beni. Evlilik, çoluk çocuk… Yazar olmak değil de hep dilimizin tadını, bir metnin anlamını, okuyarak düşünmeyi, değişmeyi, gülümsemeyi, paylaşmayı önemsedim. Bir gün ben de yazacağım, yazabilirim derdim. Ama işte bazı şeyler sizin istediğiniz anda ve yerde karşınıza çıkmıyor. Yaşam koşulları beklemeyi öğretiyor. Yaratıcı Yazarlık atölyelerine katılmam, öykü yazma becerisi kazanmam 6 yılımı aldı. Dosyamın oluşması, yayınevine gönderme gibi süreler tedirginlikti, karamsarlıktı. Öykülerim için nitelikli tanımı, basılmaya değer yanıtıyla, emeğimin karşılığını bulmaksa tüm yorgunluğumu unutturdu.
Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?
Sanırım biraz köklerime dayanıyor bu öykücülük. Masal uyduran, uzun kış gecelerinde gölge oyunu oynatan, fıkralar anlatan aile büyüklerim vardı. Bir de çocukken yangın tehlikesi geçirmiştik erkek kardeşimle. Annemin bizim korkumuzu yenmemiz, unutmamız için o gün anlattıkları hafızama yer etmiş olmalı. Daldan dala atlayan kocaman bir ormanda hayvanları konuşturuyordu. Renkli, resimli hikâye kitaplarından çok daha fazla etkiliydi anlattıkları. Hareketli, çabuk sıkılan, canı tez huyumun da payı var elbette. Konuştuğum gibi derdimi çabucak anlatmak yazma biçimime de yansıdı. Öykü bu anlamda karakterime uygun diyebilirim. Çok insan, çok mekân çekici gelir. Her öyküye başlarken yeni yüzlerin ifadeleriyle, sözleriyle heyecan duyuyorum. Öyküyü çok seviyorum özetle.
Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayınlanma sürecinde neler çektin?
Öncelikle yayınevimin nitelikli öykü kitapları basıyor olmaları seçim yapmamdaki en temel etken. Yayınladıkları öykü kitapları arasında şu an editörüm olan Sibel Öz’ün “Yokuş Yukarı İstanbul” adlı kitabını okumamsa karar vermemi kolaylaştırdı. Aynı kitabın öykülerindeki seçilen konuların güçlü anlatımıyla ülke gerçekliğimize cesurca tuttuğu aynası ilgimi çekti. Dosyamı gönderirken tereddüt etmedim. Yanıt almak, beklemek zordu. Ancak genel olarak çok beğenilmesi, düzeltmelerde fazla yanlışın bulunmaması yayınlanma sürecimde hiçbir şey çekmediğim, aksine en rahat zamanlarımdı diyebilirim.           
Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu?
(Eğer olduysa editöründen razı mısın?)
Editörüm Sibel Öz’le öykü anlayışımız, edebiyata bakışımız, dünya görüşümüz paralel doğrultudaydı. Başından beri birbirimizi çok iyi anladık, dostluğumuz bu arada pekişti. Yol göstericiliğinden, yaklaşımından çok memnun kaldım, sonuna kadar razıyım, evet.
İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun, neler buldun?
Pek bir şey değişmedi. O süreçte zaten hastaydım. Ameliyat olmam gerekiyordu. Sağlığıma kavuşmak, yeniden duyabilmekten de başka bir şey düşünmüyordum. O günkü günlüğüme de, “Öyle doya doya sevinmek var mı? Gülüşün ne zaman tam oldu,” diye sitemli yazmışım. Benimle mutluluğumu paylaşanlar da oldu, görmezden gelenler de. Ama şaşırdığım söylenemez, hele kırgınlık mı, asla…
Telifini alabildin mi/ alabilecek misin?
Bu konuları konuşmak, karşı tarafın netliğinden dolayı sorun olmadı. İlk kitap için değer bulmak, maddi olarak karşılığını da almak önemli elbette. Ancak büyük beklentilerimin olmaması anlaşmak için yolları çetrefilli hale getirmedi. Okura ulaşmak her şeyin üstünde bana göre…
Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?
Mutfakta epey zaman geçirdiğim söylenemez. 2013 yılında atölyede “Beştaş” öykümü çıkarmıştım. Notos dergisinin 46. sayısında yerini aldı, yaklaşık bir yıl sonra da Çukurova Üniversitesi öğrencileri kısa film yaptılar. Devam etmek için, yeni öyküler yazmak için umut vericiydi.
Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?
En doğrusunu söylemek gerekirse, hırslı, başarılı, ikinci yabancı dilini kendi çabasıyla öğrenen kimya mühendisi eşimle ilişkimiz daha uyumlu oldu. Artık tüm dolaştığımız mekânlarda, evde, kitaplarına gömülmüş, servis edilen çaylarını soğutmuş bir çift olarak bizi görebilirsiniz. Yaptığım her işi yürekten, sonsuz çabayla yerine getirdiğimi bildikleri için şaşırtıcı olmadı bu durum. Yazmaya karar verdiğim andan itibaren günlük yaşantımı disipline etmiştim zaten.  Kendi alanımı oluşturmuştum. Kitap bu anlamda bir ayrıcalık, yenilik kazandırmadı. Ailem şikâyet etmiyor yüzüme karşı, takdir ediyorlar ama oğlum pişirdiğim yemeklerimi özlüyor, dedikodumu biraz yapıyor, tahmin edebiliyorum.
Peki, bundan sonra?
Hiç durmamak var sırada. Yeni öykülere odaklanmak, yeni yazılar yazmak. Daha bilinçli okumak, daha fazla okumak. Tek korkum heyecanımı yitirmeme yol açabilecek sağlık ya da olumsuz bir olayla karşılaşmak… Umarım her şey güzel olur.
Sorularınız için çok teşekkür ederim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…