Ana içeriğe atla

Oyuna Devam

1. Arjantin'in Santa Cruz eyaletindeki Eller Mağarası’nı duymuşsunuzdur. Adını duvar yüzeyindeki el izlerinden alıyor mağara. Yaklaşık 15.000 (yazıyla on beş bin) yıl önce, Patagonia yerlileri değişik teknikler uygulayarak sol ellerini duvara dayamış ve sağ ellerinde tuttukları borulardan üfleyerek rengarenk el izlerini bırakmışlar mağara duvarlarına.

Ellerin yanısıra avlanma sahneleri, insan ve hayvan siluetleri, yıldızlar ve soyut çizimler de çizmiş atalarımız.

Bugün başımıza işler açan, vaktimizin ve enerjimizin katili olan iş bölümünün daha icat edilmediği o zamanlarda avcı-toplayıcı atalarımız neden mağara duvarlarına resimler çizmişlerdi?

Çünkü henüz Tarım Devrimi bile gerçekleşmemişti. İş bölümü yoktu. İnsanın her şeye vakti ve enerjisi vardı. Ve bana kalırsa bütün bu resimler, oyun oynama arzusunun duvarda can bulmuş yansımalarıydı. Çünkü durum şimdilerde ne kadar aksi yönde gelişmiş olsa da oyun oynamak herkesin hakkıydı ve oyuna “sanat” adı takılmamıştı henüz. Sanat yapmak, yani oyun oynamak, bazı kişilerin tekelinde değildi.


Bugün durum farklı. Profesyonelleşme, uzmanlaşma denen illetler sanata da bulaştı. Unvanlar, atölyeler, kurslar… Oysa okurların da bir süre sonra yazmaya heveslenmesi, tıpkı oyunun dışında kalan bir çocuğun kendini kabul ettirmek ve oyuna dahil olmak için yaptıklarına benzer. Ve kimseden icazet alınmasına da lüzum yoktur. Daha fazla insanın oyuna katılması iyidir. Çünkü insanın yazmak denen netameli oyuna girişmesi, aslında kendisiyle eğlenceli ve oyuncul bir muhasebeye girişmesi demektir. Bu oyuna (ve muhasebeye) ne kadar fazla insan girişirse o kadar iyidir.

2. Sait Faik’in bağlamı bilinmeden de oldukça sık kullanılan, atıf yapılan bir cümlesidir: Yazmasam deli olacaktım.

Edebiyat tanrısı affetsin ama öyküdeki anlatıcıyı Sait Faik’in kendisiyle özdeşleştirmek gibi güzel bir yanlışa düşerek yola çıkarsak buradaki hoş karşılanabilecek ikiyüzlülüğü hemen görürüz. Nedir bu ikiyüzlülük? Aslında yazmayınca değil, yazdıklarımızı yayımlayamayınca, okura ulaşamayınca deli oluruz. Bunda da garipsenecek bir şey yoktur çünkü oyun yalnız kurulur ama birlikte oynanır.

Edebiyata büyük misyonlar yükleyen zevata ters gelebilir ama edebiyatçı denilen kişi öncelikle bir oyuncudur. Oyun oynamayı seven, bundan müthiş keyif alan, hatta var oluşunu yazmak denen uğraşa bağlamış bir oyuncu. Nasıl ki bir çocuk oynadığı oyundan müthiş keyif alır, bir yandan da onu annesine babasına, diğer büyüklerine göstermek için yanıp tutuşursa, edebiyatçı denilen kimse de bu çocuktan pek farklı değildir özünde. Oyun oynamayı sever, oynadığı oyunları diğerleri de görsün, onlar da oynasın, onlar da keyif alsın ister. Öyküye dönersek, meşhur deli olacaktım cümlesinin geçtiği Haritada Bir Nokta adlı öyküye… Öykü dediğin başkasına özetlenmez, anlatılmaz ama mecburuz şimdi: Haritada Bir Nokta’nın belli ki Sait Faik’le çok benzerlikleri bulunan anlatıcı kişisi, şehir hayatından yorgun düşmüş bir halde kendini çocukluğunun büyülü düşlerinden olan bir adaya atmıştır. Artık “burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektir” ve hırs olarak gördüğü yazmaktan uzak durarak “iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu da kesik bir nefesle bahtiyar bitirecektir.” Ama bu mümkün olmaz. Çünkü oyundan vazgeçemez. İnsanın küçük ve sıradan kötülükleridir onu oyuna iten. Yazar dediğimiz kişi, çocuktan farklı olarak, canı sıkıldığında, dünyanın ve insanın kötülüklerini, adaletsizliğini, “pay meselesi”ndeki eşitsizliği gördüğünde de oyuna kaçan kimsedir. Bu gibi durumlarda oyun; yaralamayan, kimseye zarar vermeyen, aksine vicdanlara seslenen bir silaha dönüşmüştür.


İşte Haritada Bir Nokta’nın anlatıcısı da bu nedenle bozmuştur yazma perhizini. İzliyordur: Balıktan dönmüş kayığı temizleyen yedi tayfaya yardım eden, o adadan olmayan zayıf, çelimsiz yabancıya hakkı verilmemiştir. Oysa verecekleri de “balıkhanede hiç tutmayan, fiyat bile verilmeyen” bir dülger balığıdır. Onu bile esirgerler. Pay meselesindeki bu adaletsizliğe, haksızlığa kimse ses çıkarmaz. Kahve önünde oturan bir kişi karışacak olursa da başka hiç kimseden ses çıkmaz. Tayfalar, dışarıdan gelen yabancının hakkını korumaya çalışana da ağzının payını verirler. Anlatıcının kederi tam da burada başlar. Müdahale edemez, etse de bir şeyi değiştiremeyecektir zaten ya, onu asıl deli eden insanın neden böyle olduğudur. Hem sever insanları hem de nefret eder. Yazmak denen oyuna karşı direnemeyişi bundandır. İşte o yüzden söyler o meşhur sözleri: “Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

3. Bu “yazmayınca deli olma” bahsi açıldı madem, onun adını anmamak oyunun kendisine saygısızlık olur: Mihail Bulgakov.

Bulgakov, ayrıntılarını başka yerlerden öğrenebileceğiniz bir sürü engellemeyle karşılaşmış, yazdıkları yayımlanmamış, oyunlarının sahnelenmesi engellenmiş olsa da tıpkı Sait Faik’in öykü kişisi gibi, yazmayı bırak(a)mamış. Uzun yıllar içerisinde yazıp yazıp bozduğu ve hatta yakıp yeniden yazdığı Üstat ve Margarita’nın elyazmaları, o öldükten yıllar yıllar sonra basılabilmiş. Nihayet. Bulgakov pes etmemiş, direnmiş. İyi ki direnmiş ve yazmayı bırakmamış! Belki Moskova’nın üstüne çöken fırtınanın er ya da geç sona ereceğini biliyordu. Bilmese de umut ediyordu. Belki de yanılıyorumdur ben, yayımlamaktan da önce yazmanın kendisi bir direniştir, belki de yazmasaydı hakikaten deli olacaktı! 

4. Muktedirlerin, iktidar sahiplerinin, devletlülerin ve diktatörlerin oyundan korkmaları boşuna değildir. Oyunu (yani sanatı) engellemek için ellerinden geleni ardlarına komazlar. Beyhude bir çabadır bu ama vazgeçmezler yine de. Söz gelimi, tarihin gördüğü en aptal diktatörlerden biri olan (diktatörlerin akıllısı yoktur zaten) Hitler’in yaptığına bakalım. 5 Mart 1934’de çıkan bir kanunla Yahudilerin tiyatro oyunlarında rol almaları yasaklanmış. Bunu meyve yetiştirmelerinin, göle nehire havuza girmelerinin ve devamında evcil hayvan edinmelerinin yasaklanması izler. Faşizme giden yolun güzergahı budur ve ilk durak oyun’un yasaklanmasıdır. 

5. Türk edebiyatının ayrıksı yazarlarından Sevim Burak, oğlu Karaca Borar’a yazdığı bir mektupta bahseder sanat-oyun ilişkisinden, ömür boyu eğitim gibi, ömür boyu sanattan ve oyundan bahis açar: “Çocukken de büyükken de sanattır yaptığımız. (…) Gözü açıkken düş gören kuvvetlidir. Hayal gücü olan kuvvetlidir. Sen şiirler de yazardın. ‘Buzlu Camın Arkasından’. Çok çok güzeldi. Kibrit kutusu ve palto düğmesiyle yaptığın kamyon hâlâ duruyor. Sen çok elleri becerikli, yaratıcı bir çocuktun. Tahsilinin yönünü değiştirdin diye yaratıcılığın kaybolacak sanma… Tam tersine, yıllar geçsin ve büyük şeyler yapmak, kurmak için özlem duyacaksın. Yoksa hayat çok boş olur. İster ithalatçı ol, ister bakan ol bir gün bir şeyler yapmaya, kırmaya, değiştirmeye (prensiplerin katı bile olsa) kalkacaksın çocukluğunda olduğu gibi… Oyun kurmaya başlamak isteyeceksin. Bunu yapamazsan mutsuz olursun. Bunu çok ciddi düşün Karaca.”


Vay ki ömründe oyun oynayamamış, sanatı bile asık suratlı bir ciddiyetle ele alanların haline. Onlar mutlu olamayacaklardır. 

6. Birkaç sene önce, kendi kendime “niçin yazıyorum?” diye sormuş ve hiç kimsenin merak etmediği bu soruya türlü yanıtlar sıralamıştım. Bir tanesi de şuydu: “Belki de resim yapamadığım ya da klarnet çalamadığım için yazıyorum.”

Sözü yormadan söylemeli: Yazmak tek oyunumuz değil, yazmak gibi başka oyun alanlarımız da var ve yazmak diğer oyun alanlarından üstün değil. Mesele, ölümlü olmanın bilinciyle kıvranıp saçmaladığımız şu dünyada daha fazla oyun oynayabilmek. Bazı aklıevveller gibi sakın küçümsemeyin oyun’u. Oyun oynamak eğlenceli ve fakat ciddi de bir iştir. Bir marangoz, ağaç ölülerinden harikalar yaratırken suratı asık mı olmalıdır? Ama işini ciddiye almazsa da elini hızara kaptırabilir. Oyun tehlikelidir çünkü! Muktedirler de bilir oyun’un tehlikesini ve işte tam da bu nedenle türlü yollarla engellemek isterler. 

Modern kent ozanlarımızdan Bülent Ortaçgil, 1991 yılında yayımlanan Oyuna Devam albümüne adını veren şarkıda şöyle der:

Oyuna devam!
Biz hiç kaybolmadık
Biz hiç kaybetmedik desem yalan!
Oyuna devam!

İnsan yaşadıkça oyun sürecek. Çocukluk çağımızda da yaşımız kemale erdiğinde de vazgeçmeyeceğiz oyundan. İnsanlık da böyle, mağarada geçen çocukluk günlerinden uzay ve bilgisayar çağına kadar oyuna devam ediyor. Oyuna devam edeceğiz: Kalemle, çakıyla, boyayla, kibrit kutusuyla, palto düğmesiyle, tencere tavayla, zeytin dalıyla, taşla, ellerimizle…

Onur Çalı

Üç Aylık Edebiyat ve Kültür Dergisi altZine'in “Zaman ve Oyun” temalı Yaz 2018 sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…