Ana içeriğe atla

Dünlük 93: yaz hikayeci yaz

1.Ağustos.18
Bakıyorum da insanlar, başka bir işle meşgulken müzik açıyorlar ve öylece çalışıyorlar. Ben bunu yapamıyorum, yapamam. Kitap okurken sohbet ediyor muyuz mesela? İkisini aynı anda yapabilir misiniz? Eh, müzik dinlerken başka bir işle meşgul olmak da aynı şey bana kalırsa.

Bir istisna var benim açımdan: Kalabalık odalarda, insan gürültüsü içinde çeviri yapmak durumunda kaldığımdan beri kulaklığı takıyorum, Metallica’yı açıyorum, bilhassa “...And Justice for All” albümünü. İşte o zaman, hangi çılgın bana zincir vuracakmış! Üstelik Lars Ulrich’in vuruşlarına ayak uydurayım derken, o davula vurdukça ben de klavyeye abanıyorum ve hem hızlı hem de tertemiz, çapaksız bir çeviri çıkıyor ortaya.
Müzik, yalnız ruhun değil çevirinin de gıdasıdır.
• • •
Şu esprili, mesajlı tişörtleri bilirsiniz. Ekseriyetle gençler giymekle beraber, emekli olduktan sonra saç uzatan, top sakal bırakan, yaşlandıklarını bazen sevimsiz bir biçimde inkar etmekte ısrar eden orta yaşlı amcalar da giyer bunlardan. Tişört değil de reklam panosu, miting dövizi gibidir daha ziyade. İşte bunlardan birini gördüm bu sabah. Elbette İngilizce yazıyordu, bendeniz çevirmeye çalıştım:
Yapılacaklar Listesi
Zengin ol
Sağlıklı ol
İyi bir işin olsun
Ailen olsun
(Bunların hepsinin yanında kutucuk ve kutucukların içinde tik işareti var)
Sonra da asıl bomba geliyor: Mutlu ol
Bu sonuncu emirin yanında tik yok, yanındaki kutucuk boş bırakılmış. Yukardakileri yerine getir hele, mutluluk zaten koşa koşa gelecektir demeye getiriyor.
Bu çağın en muteber pazarlama nesnesi mutluluk olsa gerek (pazara düştüm pazara). İyi de mutluluğa ulaşmanın yolları arasında “şiir oku” yok mesela, ne de “aşık ol” var. Eee, bu nasıl mutluluk gardaşım, gardaşım bir ihtiyacın var mı gardaşım?
Hem mutluluk dediğimiz bir lahza meselesi değil midir yahu? Mutluluk mutluluk diye dövünürken, o bir lahzalık mutluluğu da es geçmiyor musunuz kuzum? Neyse, siz böyle yazılı tişörtler giymeye devam edin!
• • •
Nur içinde yatsın, Aşık Mahzuni’nin türküsünü, hele ki Selda Bağcan’ın sesinden, dinlemişsinizdir: Yaz Gazeteci Yaz. Gelin, biz bunu hikayeciye uyarlayalım:
Aman hikayeci gel bizim öykü köyüne ama bizim halları yazma
Küçük insanın küçük sıkıntılarını yazma
Bir de var olmayan ama olabilecek şeyleri de
Yaz yaz hikayeci yaz,
yaz yaz hikayeci yaz.
Aman hikayeci gel bizim öykü köyüne, bizim halları yazma
Bilmeden güzellediğin taşrayı yazma
Bir de bizim hiç afilli olmayan kasabayı da
Yaz yaz hikayeci yaz,
yaz yaz hikayeci yaz.
Kaybetmiş, looser kulları yazma
Onlara aldanıp yolundan azma
Şehrin romantize edilebilecek semtlerini yazma
Bir de romana benzemeyen öyküleri
Yaz yaz hikayeci yaz.
Şöhret budalalığından sapıtmışları yazma
Abartılmış erkek-kadın öyküleri yazma
Aforizmatik laflarla dolu öyküler yazma
Mesela bir çekyatın tek başına duruşunun öyküsünü
Yaz yaz hikayeci yaz,
yaz yaz hikayeci yaz.
2.Ağustos.18
Refik Halid Karay’dan devamla: Edebiyat tanrısının işine bakın ki Adnan Ötüken Kütüphanesindeki görevli yardımsever ablanın da yardımıyla Memleket Yazıları dizisinden bulabildiğim tek Refik Halid kitabı da bir seyahat kitabı çıktı: Bir Denizden Bir Denize. Nedir, bu sefer Anadolu’ya değil de Evropa’ya, hatta bu yaşlı kıtanın şimaline iki seyahat gerçekleştiriyor Refik Halid Bey.
1956 yılındaki ilk seyahatinin başlarında, henüz Napoli’deyken, İtalya’nın çok da “büyütülecek” bir yer olmadığını düşünür ve ekler: “Bu sefer, ben küçüklük duygusu ile gezmeye karar verdim. Tanzimat edebiyatı gibi, Tanzimat zihniyeti, yani aşırı Garp hayranlığı için sebepler azalmıştır; birbirimize benzemişiz.”
Çünkü, söz gelimi, yırtık pırtık ve kirli sandığı “bizim” paraların yeni ve temiz olduğuna varır. Çünkü İtalyan paralarının fersudeliğinden iğrenir. Paraların üstündeki yazıları sökmek bile imkansızdır.
Nedir Napoli’den çıkıp Barcelona’ya, Fransa’nın Havre Limanı’na, oradan Britanya’ya ve Norveç’e uzanınca işler değişir. Norveç’te gördüğü taksi şöförlerini toplasa adeta bir “Âyan Meclisi” çıkacaktır ortaya. Ya Fransa’nın tirenleri, o ne müthiş mübalağadır, bakınız: “Öylesine rahat gidiliyor ki, âdi vagonda yazı yazmak mümkün oluyor, vagonlarda pirinç tanesi üzerine Yasin yaz!”
Refik Halid Bey’in üslubu öyle nefis ki kendimi tutmasam alıntıya boğabilirim buraları. Yer yer döneceğim bu kitaba ama Refik Halid’in güzergahını çizdik de kendi rotamızı belirlemedik sevgili okur!

İşe bakın ki John Steinbeck’in “Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında” kitabına da el attım bugünlerde. Adından anlaşılabileceği üzere, bu kitap da bir seyahat kitabı.
Eh diyorum, ömrüm vefa eder de bu iki kitabı bitirebilirsem, sonra da güzel bir yemeğin üstüne içilen türk kahvesi ve cigara gibi, Haşim’in “Frankfurt Seyahatnamesi”ni okuyayım.
Bu kadar seyahat yazısı okuduktan sonra biz edna kulunuzun da Ecnebi memleketlerinden birine seyahat etmesi lazım gelir amma dış güçlerin habis oyunları neticesinde Evro’nun yükselmesi, elimizi kolumuzu bağlamakta. Gitsek gitsek zeytin ve incir ağaçlarının ülkesine gideriz, kadim Pergamon Krallığı topraklarına avdet edebiliriz ancak.
• • •
Latif Kelimeler
alil, ünsiyet, fersude(lik), partal, peşkir, allame, evsaf, beynelmilel, hayırhah, mükafat, ve fakat, adilane, zinhar, değil, varsıl, şavk, ziya, ışık, kırlent, şıra, boza, şahit, müşahit, tanık, tansık, merih, kanlı, kamer, lalezar, havadar, havagazı, sabık, müyesser olmak, zayiat, sergüzeşt, tirşe, fasıla, cümle kapısı, gussa, mahruti, teşyi etmek, ücra, tenha, ehram, izahat, eleğimsağma, palaspare, içerlek, hendese, riyaziye, tenzil, tenzilat, cürüm, ceraim, irtifa, meyus, zevahiri kurtarmak, cesamet
• • •
Salâh Bey’in “Dört Köşeli Üçgen”in uluslararası gözlemcisi kadar olamasam da benim de gözlemlerim oluyor elbet. Her gün müşahede ettiğim şeylerden biri de şu: Edebiyat okumayan, iyi edebiyat okumayan (ya da yeterince okumayan) er ve de hatun kişiler çok net. Şiarları sıkıntı yok, aynen kanka! olan bu insancıklar açısından bir işin yapılacak tek bir yolu var. O yol esnemiyor, bükülmüyor, alternatiflere yer yok bunların duygu ve düşünce evreninde (hoş, buna evren değil de kasaba demek daha isabetli olur). Bir insanın özel ya da iş yaşamında (onlara göre) çok dar açılı bile olsa bir sapma göstermesine zinhar anlam veremiyorlar. Hoş, böyle katı gerçekçi olan yazarlar da var, yok mu?
7.Ağustos.18
“Bana hikaye anlatma kardeşim!” (Mazeret uydurma, yalan söyleme)
“Tam bir tiyatro!” ya da “Çadır tiyatrosu!” (Uyduruk kaydırık yapılan işler için)
“Felsefe yapma oğlum” (Lafı uzatma, düşünce belirtme, düz konuş)
İşte size bir milletin sanata, edebiyata, felsefeye bakışını yansıtan; hepimizin illa ki duyduğu, karşılaştığı sözlerden birkaçı. 
• • •
Sosyal medya (platformlar, bloglar, okur siteleri) sayesinde yazar’ın dokunulmazlığı kalktı ortadan. İyi de oldu hani. Yazarın kendisi sosyal medya kullanıyorsa hele, okurun kimi zaman gerekçelendirilmemiş (zaten böyle bir zorunluluğu yok okurun) kanaatleriyle karşılaşabiliyor. Binbir emekle, ter dökerek yarattığı eseri hakkında okurun yekten “beğenmedim”iyle yüzleşmek zorunda. Laf yetiştirmek gibi bir handikaba da düşebilir, kendi bileceği iş, ama en güzeli bunlardan faydalanmaya bakmak (faydalanılacak bir şey olmasa bile, birinin yazdıklarınızı yerden yere vurmasını görmek de başlı başına bir talim ve terbiye). Yazan kişiler bunu yapmıyor, beğenmedim demekten imtina ediyor. Nedir, yazmayan, yazmaya niyeti de olmayan okurun kimseye eyvallahı yok. Ezcümle: okur acımasızlığı, yazarın geri bildirim alması açısından bakıldığında da iyi bir şey.
• • •
Hikaye deyince... Öykü mü hikaye mi? Ortak arkadaşlarımız sebebiyle bir okur toplantısında bir arada bulunduğumuz eski bir editör (böyük yayınevlerinden birinin editörüydü eskiden), “öykü ne yahu! hikaye o hikaye!” demişti sinirli sinirli. Ben de zaman zaman arada kalıyorum, ne diyeceğimi bilemiyorum. Nedir, çoğun öyküyü tercih ediyorum. Öykücü dostum Pelin Buzluk, bu ayrıma dair küçük bir kavramsallaştırma teşebbüsünde bulunmuştu birkaç yıl evvel. (Bknz: Öykü ve Hikâye). Büyük oranda katılıyorum bu ayrıma.
Bir de ek: Size bir hikaye anlatayım, sonra da oturup öyküsünü yazayım. Neyin öyküsü olacak şimdi bu? Size anlattığım hikayenin öyküsü mü? Yoksa size hikaye anlatışımın öyküsü mü?
Bize hikaye anlatma oğlum Onur, dünlük yaz!

Onur Çalı

Yorumlar

  1. Hikâye; İsmini Havva Ana koymuş gibi. Ağır, duru, endamlı. Boynunda her dem iki sıra akarsu. Kıssalar, hisseler taşımış her devirde. Herkesin bir Hikâyesi vardır.

    Öykü; Tekne kazıntısı. Dünkü çocuk. El bebek, gül bebek büyüdü. Takvimlerde 14 Şubat. Narin, nazenin, hercai. Ağızda akide şekeri. Şiire meyyal. Küçümen, küçürek.
    Ben ikisini de severim. Hem de çok.
    Servet

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel yazmışsın abi, doğru, ikisinin de yeri ayrı kelime olarak. İlhan Durusel, galiba Sarnıç'taydı, Tülin Er'le yaptıkları söyleşide diyordu ki mesela Dede Korkut Öyküleri diyemeyiz.

      Hakkaten öyle. İkisinin de yeri ayrı :)

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…