Ana içeriğe atla

Dünlük 94: "rakı koydum fincana"


9.Ağustos.18
Futbol izlerim, severim. Nedir, hangi futbolcu kaç milyon dolara nereye transfer olmuş, hangi takımdan gelmiş, Beşiktaş’ın borcu var mıymış, adını hala İnönü olarak andığım yeni stadının yapımında kaç para harcanmış... bunlar benim ilgi alanıma girmez. Ben maçın oynandığı dakikalar boyunca izlerim, sonrasında da olsa olsa sevdiğim birkaç yazar ve muhabiri (Serkan Fidan, Uğur Meleke, Fırat Demir, Elif Çongur, Fırat Günayer) takip eder, okurum. Biter gider.

Birkaç lakırdı etmek için yukarıdaki antreyi yaptım. Meramım şu. Şenol Güneş ilginç bir adam. Birçok bakımdan tuhaf bile denebilir. Bazen (bazen ama, her zaman değil) ona yakışan bir agresifliği, sinirli hali var. Dürüst, tutarlı, efendi filan, eyvallah. Ve fakat son zamanlarda Alvaro Negredo’ya karşı tutumunu anlayabilmiş değilim. İstenmeyen oğul muamelesi yapıyor. Muhakkak “mantıklı” nedenleri vardır kendince ama çocukluğundan beri şerefli mağlubiyetlere alışmış, otuz yıllık bir Beşiktaşlı olarak benim mantıkla işim olmaz.
Lafı yormadan söyleyeyim, Arkadaş Z. Özger'den mülhem:
bir gün elbette
alvaro negredo’yu seviceksiniz

(negredo’yu seviniz)
• • •
Bir arkadaşım, ölüp saklandıktan dört yıl sonra yalnızca kemiklerimizin kaldığını söyledi. O da bir yerlerden okumuş. Dediğine göre, iç organlar çürüdükten sonra göğüs kafesimiz çatır çutur kırılıyormuş ki bu ses toprağın üstünden, hala yaşayanların dünyasından da duyuluyormuş. Bunu öğrenince, günlerdir içimde dolaşıp duran şu sözler yankılandı zihnimin duvarlarında (her sabah birkaç kez dinliyorum, nasıl yankılanmasın):
Mican sen öleceksin
Kabire gireceksin
Dokuz tahta altında
Ne cevap (hesap) vereceksin
Peki kimdir bu Mican, neyin hesabını verecektir?
Hüseyin Micanoğlu, bu boktan ve korkunç güzel dünyamıza antresini hicri 1274, miladi 1858 yılında Giresun’un Keşab nahiyesine bağlı Engüz (Dokuztepe) köyünde yapmıştır. Bu tür hikayelerde hep olduğu gibi, kaderin bir cilvesi sonucu, genç yaşındayken bir can alır (Musa peygamber de küçük bir fiske atayım derken tokatla adam ölmüştür). Hikayenin her aşamasında rivayet muhteliftir; kimi öldürdüğü, nasıl öldürdüğü, neden öldürdüğüne dair tek değil, çeşitli açıklamalar bulunur. Biz işin özünden gidelim, siz ayrıntıları merak ederseniz bulursunuz zaten.

Nerde kalmıştık? Mahpusa düşer ama Piraziz çevresinin en ünlü eşkıyası Gürcü Deli Reşid’in adamı Eğribel Mehmed’le birlikte kaçmayı başarır.  Arnavut Cafer’in yardımıyla Ünye’ye varır. Bundan sonrası hep bir kaçma kovalama hikayesidir. Hükümet sıkıştırır, yereldeki ağalarla beylerle işbirliği yapıp Micanoğlu’nun peşine düşerler, ne çare ki kıstıramazlar. Bunda, halkın onu sevip sayması da etkilidir muhakkak. Derler ki “ince yapılı, açık alınlı, kumral bıyıklı, mert ve cesur” bir zat olan Micanoğlu Hüseyin, kendisi can almazmış hiç (kendisini bir kahramana dönüştürecek olan ve karakulakla öldürdüğü Memiş Hoca müstesna), bu sevimsiz işleri Köroğlu lakaplı Gotkile’ye yaptırırmış. Beylere, zenginlere, ağalara güvenmezmiş hiç Micanoğlu, halka dayarmış sırtını. Onu saklayan köylerde imamlığa durduğu da söylenir. Orucunu namazını hiç aksatmadığı da... Ha, tebdil gezip Giresun’a indiğinde çocuklara simit ve para dağıttığını da unutmayalım. Evlenecek genç kızların çeyiz paralarını, ev yaptıracak olanların inşaat masraflarını kendi cebinden karşıladığını, köylere kasabalara yol ve köprü yaptırdığını unutalım mı peki!
1880’lerin ortalarındayızdır arttık ey okur! Giresun-Şebinkarahisar (Aziz Nesin, Kemal Tahir, Ara Güler ve Hulki Aktunç Şebinkarahisar kökenlidir)  yolu üzerinde bulunan, Fransızların işlettiği simli kurşun çıkaran bir madenin “direktörüne” yazdığı mektuba ne demeli? Durun durun, mektuptan önce bu direktörden haraç istemiş, menfi yanıt alması üzerine madenin Karagöl yaylasından gelen suyunu kesmiş, o da sonuç vermeyince madene baskın yapmıştır Micanoğlu. Nedir, baskını yapan kendisi ve adamı Muhacir Küçük Hüseyin olduğu halde hükümet kuvvetleri, baskının faturasını Micanoğlu’nun kardeşleri Mehmed ve Süleyman’a keserler. İşte bunun üzerine, altını “Eşkıyâ-i Giresun Keşâb Mîcânoğlu Hüseyin Efendi” olarak imza imzaladığı mektubunda bu Fransız direktörden “ricalarda” bulunur Micanoğlu: On beş gün içinde, nüfuzunu kullanarak kardeşlerini kodesten çıkaracaktır, yanında muhafız olarak işe alacaktır (maaşlı, sigortalı) direktör. Ha, unutmadan, bu işler için ne kadar “mesârif” ettiğini de kendisine bildirmesini ister Micanoğlu. Ey okur, koskoca “Eşkıyâ-i Giresun Keşâb Mîcânoğlu Hüseyin Efendi”nin Fransız direktöre nakit para vereceğini mi sandın? Bu masraf (ki on beş gün içinde bunları yaptığı takdirde bu işlerin bedelini 2,000 altına sayacaktır Micanoğlu), direktörün kendisine vereceği haraçtan düşülecektir.
Kibar bir dille, lisan-ı münasiple yazılan bu mektupta şunu da belirmeyi unutmaz Micanoğlu: “Ve eğer bu işe gayret etmezseniz evvelâ canınıza saniyyen cevherine dahi Uzundere’den gelen şeylerine dahi Karagöl’den giden suya bu tahrîr ile himâm şeylere man‘î-i şer‘î olacağım. Ma‘lûmunuz olsun. Kaldı ki, sizlere on beş gün mühlet. Cevâbınızı isterim. Bu işe gayret etmedikten sonra sizlere daha rahatlık yoktur. Katırcınızı işletmem. Her bir cihet kötülük ederim. Sonra bendenize beyân eylemedin demiyesiniz.” (Sonra çıkıp da “söylemedin, uyarmadın” deme diyor yani.)
Peki, Fransız direktör (hay bin kunduz, bu adamın adı yok mudur) ne yapmış dersiniz? Bu hayli nazik tehditlerle dolu mektubu hemen koşup İngiliz Konsolosuna yetiştirir. İngiliz Konsolos da, kafanıza daha fazla ütü çekmeyelim, Ali Sururî Paşa’ya durumu bildiren başka bir mektup yazar ve bahse konu eşkıyaların derdest edilmesi ricasında bulunur.
Micanoğlu’muzun, o aslan yiğidimizin mahvına ve dahi kalleşçe katline giden yolun başlangıcı olur bu mektuplar. İşte tam burada, yanına harici ve dahili zırtapozları da alarak “Körolası Kel Seyit” boy gösterir sahnede. Boyu devrilsin onun!
Mektuplar, ricalar sürüp giderken Micanoğlu daha önce de konuğu olduğu Erbaalı Kel Seyit’in Karagöl yaylasındaki evine sığınmıştır. Kel Seyit varsıldır. Oğlu, gelini, ailesiyle ve obalara sığmayan sürüleriyle yaşamaktadır. Kırk elli kadar adam çalıştırıyordur yanında. Fransız direktörün, İngiliz sefirinin, para babalarının, maden zenginlerinin fişteklemeleriyle Micanoğlu’nu kıstırmayı görev bilen hükümet kuvvetleriyle birlik olan Kel Seyit, ketenpereye getirip Mican’ın yaşam mumunun söndürülmesinde başrollerde görünür. Boyu devrilesi, kör olası Kel Seyit!
Şunu muhakkak söyleyelim: Mican’ımızı halkın gözünden düşürmek için dedikodu da yayar bu iblis evlatları. Neymiş Mican’ın, sözde, hem bu Fransız direktörünün refikası hem de Kel Seyit’in geliniyle gönül muhabbeti varmışmış.
Micanoğlu’nun katliyle ilgili rivayet de muhteliftir. Hiçbirini içim kaldırmıyor ey okur, hepsi birbirinden yürek paralayıcı! Hakikat şu ki Mican’ımız bu dünyaya istemeden de olsa eyvallahını çekmiş bulunmaktadır. O artık türkülerde, ağıtlarda, halkın gönlünde yaşamaktadır.
Micanoğlu için çok ağıtlar, türküler yakılmıştır. En bilineni de, takdir edersiniz ki “Kahve Koydum Fincana”dır. Ahmet Kaya güzel söyler elbette, hem de türkünün hemen girişinde fincana kahve değil de rakı koyarak başlar işe. Nedir, tavsiyem, bir de Duble Salih’den dinlemeniz. Değerli müzisyenler Salih Nazım Peker ve Salih Korkut Peker’den dinleyiniz, mümkünse Nazım Peker’in “ah”larını ıskalamadan...
10.Ağustos.18
Haşim'e göre insan, rutin hayatında etrafında gördüğü şeylerin bıktırıcı aleladeliğinden bir müddet kurtulmak umuduyla çıkar seyahate ve tam da bu nedenle seyahat bir "harikulâdelikler avı"dır. Seyyah için "muvakkat şair" diyor Haşim. İşte bu niteliği onun seyahati esnasında gördüklerini yoktan yaratıp bunları harikulade birer hayale dönüştürmesini sağlar ve Haşim, seyahatname'yi şiirin kardeşi sayar.
Hele ki seyahatname bir şair elinden çıkmaysa, bu kardeşlik tek yumurta ikizliği kadar ileri gidebilir. Ahmet Haşim’in 1932 yılında, tedavi nedeniyle çıktığı Frankfurt seyahatinin notlarından oluşan "Frankfurt Seyahatnâmesi" de, hakikaten, şiir nevindendir.
• • •
Latif Kelimeler (m, M)
muvakkat, mabut, mürettep, müteaddit, mükerrer, malumat, marmelat, mesire, müziç, merdümgiriz, müşkülpesent, muntazır, matlup, müdebbir,  mutantan, mesârif, mutasarrıf, mükâleme, merkum, mercu, müsademe, meyyit, mevta
• • •
Bu ay iki dergiye el atabildim: Notos ve ONS. Hoş, bu da tam tekmil bir el atma sayılmaz. ONS’un ikinci sayısı bu. Pek dolu, pek renkli. O yüzden tatilde okumak için erteledim.
Notos’un her yıl bir sayısını “dışarıdan” bir editörün idaresini bıraktığını biliyorsunuz. Bu müzikli sayıyı Derya Bengi hazırlamış. İlk elde gözüme çarpan iki güzel öykü oldu, şimdilik kaydıyla, dergi faslını kapatmadan evvel onları analım: Ekin Kadir Selçuk ve Mesut Barış Övün’ün öykülerini es geçmeyiniz derim efendim.

Onur Çalı

Micanoğlu’yla ilgili görseller temsilidir. Diğeri, birbiriyle alakasız trioyu barındıran fotografi ise oldukça fantastik görünüyor, farkındayım. Ve fakat sahte değildir. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …